DÜŞÜNME, AKIL YÜRÜTME VE PROBLEM ÇÖZME

Bilginin zihinsel temsilleri üzerinde yapılan manipülasyonlar psikologlar tarafından düşünce olarak tanımlanmaktadır. Temsiller kelime, imge, ses veya diğer duyu sistemlerin veri biçiminde olabilmektedir .

Düşünce bir anlamda zihnimizin içimizdeki dili olarak düşünebilir. Düşünce birkaç farklı zihinsel faaliyet içerdiği ifade edilmektedir. Zihnimizde işittiğimiz veya söylediğimiz sözel cümleler düşüncenin bir modunu oluşturur. Buna önermesel düşümce denilmektedir çünkü bu bir anlamda “Açım” , “Dışarıya çıkıp yiyecek birşeyler alsam ” gibi ifadeler içermektedir.Bir diğer düşünce modu imgesel düşünce modudur. Bu mod zihnimizde gördüklerimiz, işittiklerimiz veya hissettiklerimizdir. Üçüncüsü ise motorsal  düşüncedir ve motor hareketlerin zihinsel temsillerini kapsamaktadır. Bu üç düşünce modu ile bilgi belirli biçimden farklı ya da yeni biçime dönüştürülür. Bu  dönüşümler vasıtasıyla akıl yürütme, problem çözme ve karar verme işleri gerçekleştirilir ve sonuç olarak  da bir hedefe ulaşılır.

Toplumda her zaman “akıllı düşün” gibi önermeler çok duyulur. Zekice düşünmek akıl yürüterek ve mantıksal bir şekilde düşünmek anlamına gelmektedir. Akıl yürütme deneme yanılma durumlarında zaman kaybettirici ve tehlikeli durumlara  karşı koruma veya tasarruf sağlamaktadır. Birçok zaman insanlar önce problemi zihinlerinde çözer ve sonradan dış dünyada onu uygulamaya geçirmektedirler. Problem çözme öncesinde iki temel akıl yürütme kullanılmaktadır. Bunlar tümevarım ve tümdengelim akıl yürütmeleridir. Tümdengelim yukarıdan aşağıya bir bilişsel süreçtir. Akıl yürütme işlemi en üstten bir başka deyişle, genel ilkelerden başlatılır ve belirli bir durumla ilgili olarak sonuç çıkartılır. Tümevarım akıl yürütmede bilgi işlem tümdengelimin tersi yönünde yapılır. Özel bulgulardan başlanır ve bulgulara dayanılarak genel ilkeler geliştirilir. Tümdengelim tümevarıma göre daha güçlü bir akıl yürütmedir. Eğer  öncül önermeler  doğru ise sonucun yanlış olma olasılığı yoktur. Tümevarım ise kesinlik içermemektedir.

BİLİŞSEL PSİKOLOJİ

BİLİŞSEL PSİKOLOJİ

Bilişsel psikoloji, biliş kavramının bilimsel olarak incelendiği psikolojinin bir alt dalıdır. Biliş kelimesi Latince *cognoscere* veya  *bilmek* kelimesinden gelmektedir. Genel olarak bilişsel psikoloji insanların bilgiyi nasıl kazandıkları ve nasıl  uyguladıkları  ile ilgilenmektedir. Bu nedenle yapay zeka, bilişsel bilimler, bilgisayar bilimleri, görme bilimleri, felsefe, antropoloji, biyoloji, fizik ve nörobilimler  gibi birçok disiplin ile yakından işbirlikleri yaparak biliş ve bilişsel süreçlerin çok yönlü olarak anlaşılmasını sağlamaktadır.

Bilişsel psikoloji ile ilgili kavramların ele alınması çok eskiye dayanmakla birlikte 1967 yılında Ulric Neisser tarafından yazılan

* Bilişsel Psikoloji * başlıklı bir kitabın yayınlanmasıyla  resmen başlamıştır. Bu kitapta,  Neisser biliş kavramını duyusal girdinin (uyaran) dönüştürülmesi, indirgenmesi özümsenmesi, depolanması ve kullanılması temelinde ifade etmektedir. Bu tanım bilişsel psikolojinin çevremizi algılama, deneyimlerimizi anlama ve hatırlama, diğer bireylerle iletişim kurma ve davranışlarımızı kontrol etme becerilerin altında yatan süreçlerin incelenmesi anlamına gelmektedir. Bu süreçler algı, dikkat, bellek, dil, problem çözme, akıl yürütme, bilinç ve duygu gibi konuları içermektedir,

ALGI

Bir an olsun herhangi bir duyunuzu işlevsel olmadığını düşünün. Örneğin, görme duyunuzu kaybettiğinizi  ve ailenizdeki bireylerin yüzlerini, bahçedeki çiçekleri  ya da yemek masasındaki  yemekleri göremediğinizi ; işitme duyusunu kaybettiğinizi ve ailenizle birlikte olduğunuz  yemekte  konuşulanları duymadığınızı ; bir bahar günü çiçeklerin açtığı bir parkta yürürken hiçbir koku alamadığınızı  ve yediğiniz  leziz bir şeftalinin tadını alamadığınızı düşünün.  Bu örneklerde hep bir şeyler eksiktir. Bir anlamda, beyin dış dünyanın resmini çekmekte ancak resmin bir kısmı hep eksik kalmaktadır.

İnsan beyni dış dünyaya duyu sistemleri olan görme, işitme, koku, dokunma ve tat vasıtasıyla bağlanmaktadır. Bu bağlantılar sonucunda dış dünyayı deneyimlemek, bilmek ve anlamak gibi birçok bilişsel süreç yürütülmektedir. Duyum ve algı uyaranların (bilgi) dış dünyadan alınması , beyine taşınması, beyinde işlenmesi, yorumlanması ve bir karar verilmesi süreçlerini içermektedir. Algısal sistemlerin temel işlevi, hareket sisteminin ürettiği davranışlara gereken duysal bilgiyi sağlamaktır. Bütün bu süreçlere ait mekanizmaları belirlemek  ve tanımlamak duyum ve algının  çalışmaları kapsamına girmektedir.

Duyum içindi bulunan bir ortamdan uyarannların içerdiği bilginin  ilgili duyu sistemi tarafından yakalanarak sistem içine alınması  ve beyindeki ileri fizyolojik merkezlere iletilmesi süreçlerini kapsamaktadır. Algı ise uyaranların taşıdığı bu bilginin analiz edilmesi, tanınması yorumlanması ve organize edilmesini kapsayan süreçtir. Burada uyarandan kastedilen duyu sisteminde tepki doğuran fiziksel bir enerjidir.

HZ. MUHAMMED DÖNEMİ SİYASİ OLAYLAR

Bedir Savaşı

Müslümanlar, Suriye’ye giden Mekke’ye ait bir ticaret kervanını ele geçirmek istemişlerdir. Böylece Müslümanlar hem Mekke’de kalan mallarının karşılığını alacaklar hem de Mekke’yi ekonomik yönden zarara uğratmış olacaklardır.

Bu nedenle Bedir Kuyuları çevresinde gerçekleşen savaşı, Müslümanlar kazanmıştır.

Sonuçları

  • Müslümanların kazandığı ilk zaferdir. Böylece müslümanların kendilerine olan güvenleri artmıştır.
  • Mekkelilerden esir edilenlerin zengin olanları para karşılığı okuma yazma bilenler ise on Müslümana okuma yazma öğretme karşılığında serbest bırakılmıştır.
  • Medine Sözleşmesi’ne uymayan Beni Kaynuka Yahudileri, Medine’den çıkarılmışlardır.
  • Şam ticaret yolunun denetimi Müslümanların eline geçmiştir.
  • Savaşta elde edilen ganimetlerin 4/5 i savaşçılara dağıtılmış 1/5 i ise hazineye aktarılmıştır. Böylece ilk kez İslam savaş hukukunun temelleri atılmıştır.

Uhud savaşı

Müslümanların Bedir zaferi Mekkelilerin hiç hoşuna gitmeyecek ve daha da hırslanmalarına neden olacaktır. Prestij kaybına uğrayan ve gücü Müslümanlara kaptırmak istemeyen Mekkeliler intikam almak. Müslümanları tamamen ortadan kaldırmak ve Medine’den çıkarılan Beni Kaynuka Yahudilerinin  de kışkırtmaları gibi nedenlerle Müslümanlar üzerine hareke geçmişlerdir. Mekkelilerin harekete geçtiği haberini alan İslam orduları Uhud Dağı’na hareket etmişlerdir. Savaş sırasında Hz. Muhammed’in Uhud Dağı eteklerine yerleştiği okçuların yerlerini terk etmeleri sonucu savaşı Müslümanlar kaybetmiştir.

Sonuçları

  • Müslümanların ilk yenilgisidir
  • Mekkeliler galip gelmelerine rağmen Müslümanları yok edememişlerdir.
  • Mekkelilerle anlaşan bir grup Yahudi Medine’den çıkarılmıştır.

HENDEK SAVAŞI 

  • Mekkeliler Uhud Savaşı’nı kazanmanın verdiği güvenle Müslümanları yok etmek amacıyla harekete geçmişlerdir.
  • Mekkelilerin büyük bir kuvvetle Medine üzerine yürüdüğünü haber alan Müslümanlar Medine’nin çevresine hendekler kazmışlardır. Gördükleri savunma karşısında başarılı olamayacaklarını anlayan Mekkeliler geri çekilmek zorunda kalmışlardır.

Sonuçları

  • Müslümanları son savunma savaşıdır.
  • Yahudiler tamamen Medine’den çıkarılmıştır.
  • İslamiyet’in yayılışı hız kazanmıştır.

HUDEYBİYE ANTLAŞMASI (628)

Hz. Muhammed 628 yılında Hac yapmak istediğini Mekkelilere bildirmiştir. Fakat Mekkeliler bu duruma karşı çıkmışlardır. Daha sonra iki taraf arasında görüşmeler yapılmış ve görüşmeler sonucunda Hudeybiye Antlaşması imzalanmıştır.

Antlaşmaya Göre :

  • Müslümanlar ertesi yıl Kabe’yi ziyaret edecek.
  • Antlaşma on yıl süreyle geçerli olacak.
  • Taraflar istedikleri kabilelerle antlaşma yapabilecek.
  • Reşit olmayan bir Mekkeli velisinin izni olmadan Medine’ye sığınırsa geri iade edilecek. Ancak Müslümanlardan Mekke’ye sığınan olursa iade edilmeyecektir.

Antlaşmanın Önemi

  • Mekkeliler, Medine İslam Devleti’ni hukuken tanımıştır.
  • Barış ortamı İslamiyetin yayılmasını hızlandırmıştır.
  • Mekke kervanları Medine’den geçmeye başlamış böylece Müslümanlar ekonomik yönden gelişmiştir.

HAYBER KALESİ’NİN FETHİ(629)

Müslümanlar aleyhine faaliyet gösteren Hayberli  Yahudiler üzerine sefer yapılmış ve Hayber Kalesi alınmıştır.

Sonuçları

  • Vergi vermeyi kabul eden  Yahuhudiler Hayber’de kalmasına izin verilmiştir.
  • Şam ticaret yolunun güvenliği sağlanmıştır.

MEKKE’NİN FETHİ

Mekkeliler Hudeybiye Barışı’nı bozmaları üzerine Hz. Muhammed büyük bir orduyla Mekke üzerine yürümüştür. İslam ordusu fazla bir direnişle karşılaşmamış Mekke kısa sürede fethedilmiştir.

Fethin Sonuçları

  • Müslümanlar Arap Yarımadası’nın en büyük gücü haline gelmişlerdir.
  • Kabe’deki putlar yıkılmıştır.
  • İslamiyet’in yayılışı hız kazanmıştır.

HUNEYN SAVAŞI VE TAİF SEFERİ(630)

Mekke’nin kaybedilmesi sonrası İslamiyeti kabul etmeyen Arap kabileleri Huneyn’de toplanmışlardır.Bunun üzerine Hz. Muhammed buraya sefer düzenlemiştir. Müslümanlar karşısında başarılı olamayan Arap kabileleri Taif’e sığınmışlardır. Müslümanlar Taif’i kuşatmışlar fakat sonuç alamamışlardır. Daha sonra Taifliler kendi istekleriyle Müslüman olmuşlardır.

TEBÜK SEFERİ(631)

Bizans’ın Arabistan üzerine sefer yapacağının haber alınması üzerine büyük bir orduyla hareke geçilmiştir. Ancak Tebük önlerine gelindiğinde haberin asılsız olduğu anlaşılmış ve geri dönülmüştür.

HZ. MUHAMMED’İN VEFATI (632)

Hz. Muhammed 631 yılında Veda Haccı’nı gerçekleştirmiş. Bu hac sırasında Veda Hutbesini okumuştur. Veda Hacc’ndan sonra vefat etmiştir.

 

 

HZ. MUHAMMED DÖNEMİ

   HZ. MUHAMMED DÖNEMİ

  • Hz. Muhammed 571 yılında Mekke’de dünyaya gelmiştir.
  • Babası Kureyş kabilesinin Haşimoğulları soyundan Abdullah, annesi Mekke’nin ileri gelenlerinden Amine’dir. Doğmadan babasını 6 yaşındayken annesini kaybetmiştir.
  • Annesinin ölümünden sonra dedesi Abdulmüttalip tarafından onun da ölümü üzerine amcası Ebutalip tarafından büyütülmüştür.
  • Küçük yaşlardan itibaren ticaretle uğraşmış, doğru sözlülüğü, güvenirliği nedeniyle Mekkeliler tarafından “El Emin” olarak anılmıştır.
  • 25 yaşında Hz. Hatice ile evlenmiş ve eşinin ticaret kervanlarını yönetmiştir.
  • Hz. Muhammed’e 40 yaşındayken Hira Dağı’nda ilk vahiy indirilmiş ve peygamberlikle görevlendirilmiştir. Böylelikle peygamber olarak insanları dine çağırmaya başlamıştır.

Hz. Muhammed’e ilk inananlar Hz. Hatice, Hz. Ali, Hz. Ebubekir ve Hz. Zeyd’dir. Böylelikle İslamiyet’in yayılması hız kazanmıştır. Bu durum karşısında peygambere inanmayan Mekkeliler Müslümanlara baskı yapmaya başlamışlardır.

Arapların İslamiyet’e  Karşı Çıkma Nedenleri

  • İslamiyetin sınıf farkı gözetmeksizin insanları eşit kabul etmesi.
  • Mekke ileri gelenlerinin ekonomik çıkarlarını kaybetmek istememesi
  • İslamiyetin tek tanrılı inancı getirerek puta tapıcılığı reddetmesi
  • İslamiyetin öldükten sonra dirilme inancını getirmesi

   HİCRET

  • Mekkeliler, Müslümanlar üzerindeki baskılarını arttırmışlardır. Bunun üzerine Hz. Muhammed Müslümanların Habeşistan’a hicret(göç) etmelerine izin vermişler böylece ilk hicret gerçekleşmiştir.
  • 619 ve 622 yılları arasında Müslümanlık Medineliler arasında hızla yayılmıştır. 1.Akabe  Biatı’nda 6 kişi olan Müslümanların sayısı 2. Akabe Biatı ile 75’e ulaşmıştır. Bu olayın ardından Medinelilerin çağrısı üzerine Hz. Muhammed Mekke’den Medine’ye hicret etmiştir.(622)

        Hicretin Sonuçları

  • İslamiyetin yayılması için uygun ortam doğmuştur.
  • Medine İslam Devleti kurulmuş ve Hz. Muhammed devlet başkanı olmuştur.
  • Medine’ye göç eden Müslümanlarla(mühacir) Medineli Müslümanlar (ensar) kardeş kabul edilmiş. Böylece doğacak herhangi bir sorunun önüne geçilmiştir.
  • Hicret, Hz. Ömer zamanında takvim başlangıcı olarak kabul edilmiştir.
  • İlk nüfus sayımı yapılmış ve Müslümanların sayısının 1500 olduğu anlaşılmıştır.
  • Medine Yahudileri ile Hz. Muhammed arasında bir vatandaşlık sözleşmesi yapılmıştır.

Sözleşmeye göre ; Yahudiler inançlarında serbest olacak, Medine bir saldırıya uğrarsa şehir birlikte savunulacaktır.

İSLAM TARİHİ

İSLAMİYET’TEN ÖNCE ARAP YARIMADASININ DURUMU

Arapların tarih sahnesine çıktığı bölge Arabistan’dır. Arabistan’ın kuzeyinde Suriye, Filistin,Kuzey Afrika güneyinde Umman Denizi, doğusunda Basra Körfezi, batısında Kızıldeniz bulunmaktadır.

  • Arabistan’ın en önemli bölgeleri Güney Yemen ve Mekke ile Medine’yi içine alan Hicaz bölgesidir.
  • Güney Yemen Arabistan’ın tarımla elverişli topraklarının bulunduğu bölgedir. Burada yaşayan Araplar tarımla uğraşmışlar ve yerleşik bir yaşam sürmüşlerdir.
  • Mekke İslamiyet öncesi dönemde de Araplar tarafından kutsal kabul edilmiştir. İslamiyet öncesi dönemde Hz. İbrahim tarafından inşa ettirilen Kabe Mekke’ye dini bakımdan önem kazanmıştır.
  • Mekke’nin ticaret yolları üzerinde bulunması ve Kabe’nin burada olması bu şehri ticari ve dini bir merkez haline getirmiştir.
  • v. yüzyıldan itibaren Mekke’ye Kureyş Kabilesi hakim olmuştur.
  • İslamiyet öncesi Arap Yarımadası siyasi birlikten yoksundur. Araplar yönetim biçimi olarak kabilecilik anlayışını benimsemişlerdir. Kabileler arasında sık sık mücadeleler yaşanmıştır.
  • Arap Yarımadasında hakim din Putperestliktir.Bunun yanısıra Musevilik, Hristiyanlık ve Hanif dinlerini de inanılmıştır.
  • Arap Yarımadasındaki  halıkın büyük bir kısmı bedevi adı verilen göçebelerden oluşmuştur.
  • Araplarda kölecilik yaygındır. Ailede erkek mutlak hakimdir. Kadınların miras hakkı dahi yoktur. Kız çocukları diri diri toprağa gömülmüştür.
  • Araplarda dil ve edebiyat gelişmiştir. Birbirleriyle savaşmadıkları “Haram Aylar” da panayırlar düzenlemişler ve burada şiir yarışmaları yapmışlardır.
  • Arabistan’da Mekke ve çevresinde kurulan bu panayırlar toplumsal ve ticari hayatın canlanmasını sağlamıştır. Bu panayırların en önemlisi ” Ukaz Panayırı”dır.

Mükellef ve Davranışları

Mükellef, ergenlik çağına gelen ve akıl sağlığı yerinde olan; dinin belirlediği hükümlerle sorumlu tutulan kişi demektir. Dinen mükellef (yükümlü) olan kişinin, yapmak ve yapmamakla sorumlu tutulduğu işlere ise ef’al-i mükellefin( mükellefin iş ve davranışları) denir.

Mükellefin iş ve davranışları Hanefi mezhebinin tasnifine göre aşağıdaki sekiz sınıftan birine girer:

  1. Farz : Yapılması dinimiz tarafından kesin bir şekilde emredilen davranıştır. Örneğin beş vakit namaz kılmak, ramazan ayında oruç tutmak. Farz yerine getirilmediğinde, kişi günah işlemiş olur.
  2. Vacip : Farz kadar açık ve kesin bir delile dayanmamakla beraber dinimiz tarafından bağlayıcı bir şekilde emredilen davranıştır. Örneğin kurban kesmek, fıtır sadakası vermek, bayram namazlarını kılmak. Şafii mezhebine göre vitir ve bayram namazları sünnettir.
  3. Sünnet : Hz. Peygamber’in farz ve vacip dışında, yaptığı ve yapılmasını tavsiye ettiği, örnek alınma özelliği taşıyan davranıştır. Örneğin beş vakit namazın sünnetlerini kılmak, abdest alırken ağzı yıkamak.
  4. MüstehapHz. Peygamber’in ara sıra yaptığı ve yapılması dinimiz tarafından hoş ve güzel karşılanan davranıştır. Örneğin beş vakit namazın sünnetleri dışında nafile namaz kılmak, nafile oruç tutmak.
  5. Mubah : Mükellefin yapıp yapmamakta dinimiz tarafından serbest bırakıldığı davranıştır. Helal ve caiz kelimeleri de mubah ile aynı anlamı ifade eder. Hakkında dini bir yasak bulunmayan bütün dünya nimetleri genel olarak muhabtır. Örneğin yemek, içmek, gezmek.
  6. Haram : Yapılması dinimizce kesin bir şekilde yasaklanan davranıştır. Örneğin içki içmek, kumar oynamak, faiz alıp vermek. Haramı işleyen kişi günahkar sayılır.
  7. MekruhHaram olmamakla beraber yapılması dinimizce hoş karşılanmayan davranıştır. Örneğin topluluk içine çıkmadan önce soğan ve sarımsak gibi kokusu rahatsız edici yiyecekler yemek, abdest alırken gereğinden çok su kullanmak.
  8. MüfsitYapılmakta olan bir ibadeti bozup onu geçerli olmaktan çıkaran eksiklik ya da yanlış davranıştır. Örneğin oruçlu iken yemek, içmek; namazda konuşmak.

Şafii mezhebinin ef’al mükellef’in tasnifi ise şöyledir:

  1. Farz : Kaynaklarda zaman zaman vacip olarak da ifade edilmektedir.Vacip, Şafii mezhebine göre farz anlamındadır. Vacip ile farz arasında -hac konusu hariç- hiçbir fark yoktur.
  2. Sünnet : Mendup veya müstehap olarak da ifade edilmektedir.
  3. Mubah
  4. Mekruh
  5. Haram

BAŞLICA İBADETLERİMİZ

Hayatın tamamına yayılmış bu ibadet anlayışından başka, zamanı, yeri yapılış tarzı ve miktarı dinimizce belirlenmiş özel birtakım ibadetlerde vardır. İbadetleri, yapılma şekli  yönünden kendi içinde üç gruba ayırabiliriz :

  • Bedenle yapılanlar (namaz,oruç )
  • Malla yapılanlar (zekat,kurban)
  • Hem beden hem de malla yapılanlar (hac, umre)

NAMAZ

İslam’ın kelime-i şehadetten sonra en önemli esası namazdır. Namaz Hz. Peygamber’in  de buyurduğu gibi Allah’a inanan kişinin mi’racıdır. Yani manevi olarak Rabbine yükselmesidir. Namaz kılan bir mümin, ruhunu ve gönlünü Allah’a açar, O’ndan rahmet ve bereket diler, O’na olan derin saygısını ifade etmiş olur, O’nun yüceliği karşısında kendi acizliğini itiraf edip boyun eğdiğini gösterir. Namaz, kelime-i şehadetin davranışa dönüşmüş halidir.Gönüllere ferahlık veren, ruhu huzura kavuşturan, benliği aydınlatan bir kandildir.

Namaz, akıllı ve ergenlik çağına gelmiş her müslümanın yerine getirmek zorunda olduğu, belirli şartları, vakitleri ve şekilleri olan farz bir ibadettir. Herhangi bir mazeret sebebiyle namazı terketmek mümkün  değildir. Hatta su bulunmadığında teyemmüm yaparak, hasta olunduğunda oturarak ya da yatarak namaz kılınması emredilmiştir. Namazın vaktinde kılınması Allah’ın en sevdiği davranışlar arasındadır.

ORUÇ

Ramazan ayı boyunca oruç tutmak İslam’ın beş şartından biridir. Akli melekleri yerinde olan ve ergenlik çağına gelmiş her Müslümanın ramazan ayında oruç tutması farzdır. Oruç tutmak, tan yerinin ağarmasından gün batımına kadar Allah rızası için ibadet maksadıyla hiçbir şey yememek, içmemek ve cinsel ilişkide bulunmamaktır.

Rejim yapmak, sağlıklı olmak gibi sebeplerden dolayı aç kalmak oruç sayılmaz. Zira oruç bir ibadettir. Bundan dolayı da bu bilinç ve amaçla gerçekleştirilmesi gerekir.

Allah rızası için tutulan oruç, beraberinde birçok bireysel ve toplumsal fayda da getirerek her sene ramazan ayında Müslümanların misafiri olur. Cemaatle kılınan teravih namazları, birlikte yapılan iftarlar  Müslümanların birlik ve beraberlik duygusunu güçlendirir. Uykunun en derin anında kalkıp Allah’ı anarak yenilen sahur yemekleri, gün boyu nefsani birçok arzunun ertelenmesi, ağzın sadece yiyecek içeceğe değil, yalana,dedikoduya, her türlü harama kapalı tutulmaya çalışması müminin kendisini  Allah’a daha yakın hissetmesini sağlar. Böylece oruç Müslümanların hayatına rahmet ve bereket getirir.

ZEKAT

Zekat, İslam dinin beş esasından biridir. Sahip olunan mallardan dinimizce belirlenmiş bir miktarının, Kur’an-ı Kerim’de belirtilen kimselere, şartlarına uygun olarak Allah rızası için ödenmesi demektir. Zekat vermek, gerekli şartları taşıyanlara farzdır. Kimin, kime, hangi maldan, ne kadar zekat vermesi gerektiği ile ilgili olarak dinimizce belirtilmiş ölçüler bulunmaktadır. Bunlar ilgili ünitede ayrıntılarıyla ele alınmaktadır.

Zekat, Kur’an’da pek çok yerde namazla birlikte anılmıştır. Bu da zekatın, Müslümanın hayatında dinin direği sayılan namaz kadar önemli olduğuna işaret eder.

Zekat sayesinde Müslüman, elindeki varlıkların aslında kendisine ait olmadığını, hepsinin Allah’ın emaneti olduğunu hatırlar. Onun verdiklerini Onun kulları için harcama bilinci kazanır.Bu bilinç onun sadece malı mülkü konusunda değil, sahip olduğu bütün nimetler için şükreden ve şükrün gereğini yerine getiren bir kul olmasını sağlar.

HAC

İslam dinin beş esasından biri olan hac, Kabe’yi ve etrafındaki kutsal mekanları, yılın belirli zamanında, usulüne uygun olarak ziyaret etmek anlamına gelir. Gerekli şartları taşıyan her müslümanın ömründe bir defa haccetmesi farzdır.

Hac, Allah’ın evinde Allah’a inanan diğer müminlerle buluşma anıdır. Hac, kendinin ve ait olduğu ümmeti tanımaktadır. İçinde bulunan mekanla, yerine getirilen vazifelerle hac, Allah sevgisinin ve ibadet çoşkusunun en yoğun yaşandığı zamandır. Taze bir başlangıç, daha sonrasında bütün hayata yansıması beklenen bir arınmadır.

 

İBADETLER BİZE NE KAZANDIRIR?

Allah’severek O’na yönelen insan, bu sevgisinin sonucu olarak ibadet eder. Aslında ibadetin tek bir gayesi vardır : Allah’ın rızasını kazanmak.İbadetler sadece bu amacı yerine getirmek için yapılmakla beraber hem kişiye hem de topluma birtakım faydalar sağlar.

İbadet ;

  • İnsanın Allah ile ilişkisini güçlendirir.
  • İnsanın hayatına anlam katar.
  • İç huzuru  sağlar.
  • Dengeli ve huzurlu bir yaşama biçimi oluşturur.
  • İnsanı manevi yönden tedavi eder.
  • İnsanın manevi ve ruhi dünyasını geliştirir.
  • İnsanı yüksek ahlaki duygu ve tutumlara yöneltir.
  • İnsana güzel alışkanlıklar kazandırır.
  • İnsana sabrı ve diğerkamlığı öğretir.
  • İnsana uyumlu kişilik özellikleri kazandırır.
  • İnsanda güven duygusunu geliştirir.
  • İnsanda sorumluluk bilincini geliştirir.
  • İnsanı kötülüklerden alıkoyar.
  • Bireyin toplumsallaşmasına katkı sağlar.
  • Toplumsal kaynaşmaya katkıda bulunur.
  • Toplumda yardımlaşmayı teşvik eder.

Allah’ı seven insan, her davranışında güzel hareket  etmenin ve kötülüklerden uzak durmanın yollarını  arar. Allah  ve resulünün  gösterdiği şekilde yaşamaya çalışır. Allah’a yönelen, Onun ölçülerini hayatında uygulamaya çalışan kul ile Rabbi arasındaki bağ güçlenir. Mesela namaz kılan bir insan, sürekli Allah’ın huzurunda olduğunu günde beş kere kendine hatırlatmış, Rabbini  unutmadığını ortaya koymuş olur. Rabbiyle arasında oluşan bağ sayesinde güven ve huzur duyar.

Yüce Allah’ın kendisini gördüğünü, ihtiyaçlarından ve sıkıntılarından haberdar olduğunu, kendisine değer verdiğini bilir ve hisseder. Sıkıntı ve zorluklarla karşılaştığında, bu sayede metanetini yitirmez. Bunun Allah’tan gelen bir sınav olduğunu bilir ve sabreder.

İbadet, kişinin kendisini ve bu dünyadaki konumunu tanımasını sağlar, insanı yeteneklerinin gelişmesine katkıda bulunur.

İbadetle iç ve dış dünyasını huzursuz eden birtakım kirlerden arınan insan, bu sayede insanı olgunluğa erişir. Kötülüklerden uzak bir yaşam sürer. Bir gün Allah’ın huzuruna çıkarak dünyada yaptığı her şeyin hesabını orada vereceğinin bilinciyle hareket etmesi, kişinin ölçülü olmasını her işinde dürüst davranmasını sağlar. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de namazın insanı kötülüklerden alıkoyduğu belirtilir, orucun ise kişiyi takvaya ulaştıracağı anlatılır.

İbadetlerini gerçek anlamda yerine getirebilen ve ibadetin gerektiği bilinci yakalayabilen insanlar, çevrelerine de güven verirler. “Emin” bir insan olurlar. Böylece ibadet bilinci gelişmiş toplumlarda huzur ve güven duygusu hakim olur.

Beş vakit namazında Müslüman kardeşleriyle omuz omuza saf tutan, ramazan ayında yokluk çekenlerle aynı şartları yaşayan, hacda dünyanın farklı yerlerinden gelen diğer Müslümanlarla tanışıp aynı ortamlarda bulunan, zekat ve sadaka gibi mali ibadetlerini yerine getirirken ihtiyaç sahibi peşinde koşan bir Müslüman, hiç şüphesiz diğer insanları düşünme ve onlara yardım eli uzatma bilinci kazanır. İbadetler  vasıtasıyla gerçekleşen sosyal yardımlaşma ve dayanışma, Allah sevgisini üstün tutmanın bir ifadesidir. Allah’ı seven, Onunla ilgisi olan her şeyi, bütün yaratıkları sever ve onlarla ilgilenir.

Bir mümin duyarlılığıyla hareket eden kişi, bütün bunların sonucunda,

Allah’ın kendisini dost edindiği bir kul olur.

 

İBADET NEDİR ?

Bir müslüman hayatın her anında Allah’ın kendisini gördüğü, hep yanında olduğu bilinci ile yaşamalıdır. Yalnızken, evde, okulda, sokakta, alışverişte, oyunda, çalışma anında, öfkede, sevgide, şefkatte, kısacası her zaman her yerde … İslam’da ruh terbiyesi tam da bu anlayışla bağlantılıdır. Müminin niyeti sadık, yolu ve gayesi de sahih olursa bütün hayatı ibadete dönüşür.

Allah için namaz kılmak ibadet olduğu gibi birisine güler yüz göstermek, ihtiyacı olan insanlara yardım etmek, iyiliği özendirmek, kötülüğe engel olmak, selam vermek, bir hayvanı doyurup ona su vermek, hatta yoldaki zarar verebilecek bir taşı kenara atıvermek de ibadettir. İnsanlar ve bütün varlıklar için yararlı olan her iş, Allah’ı hoşnut eder. İnsan, her organını yaratılış gayesine uygun olarak kullanıp Allah’ın haram kıldıklarından uzaklaşarak bütün vücudunu tepeden tırnağa ibadetle donatmış olur. Kişi, Allah’ı hoşnut etme niyetini taşıdığı sürece ibadet, bütün hayatı içine alır, kişinin her yaptığı ibadet haline gelir.

Kısaca ibadet;

  • Varlıkların kulluk ve itaatle, Allah’a boyun eğmeleri, sevgi,ve saygı göstermeleridir.
  • Allah’a yaklaşmak için, kulluk bilinciyle yapılan birtakım hareket ve davranışlardır.
  • Kişinin Allah’a yaklaşmak için, kulluk bilinciyle yapılan birtakım hareket ve davranışlardır.
  • Kişinin Allah’a teslimiyetini gösteren, beden veya mala yapılan davranışlardır.
  • Allah’ın emrettiklerini yapmak, yasaklarından kaçınmak ve kulluk bilincini salih amellerle ortaya koymaktır.
  • Allah’ın rızasını kazandıracak her türlü hareket, davranış, duygu ve düşüncedir.

MÜMİN, MÜNAFIK, KAFİR VE MÜŞRİK NEDİR?

Mümin

Peygamberimizin Allah’tan alıp insanlara ulaştırdığı dini kabul eden ve buna gönülden inanan kişiye mümin denir.

Kişinin mümin olması onda birtakım özeliklerin gelişmesi sonucunu doğurur. Örneğin, mümin bir kişi, Allah ve resulune düşman olanlarla dostluk etmez.Kazandıklarından Allah yolunda harcar. Namazını kılar, orucunu tutar. Allah’tan başkasına boyun eğmez, yalnızca Rabbine güvenir. Diğer insanlara iyiliği tavsiye eder, kötülüklere engel olmaya çalışır. Allah’ın ayetleri okunduğunda müminin imanı artar, Alah’ın adı anıldığında yüreği titrer. Bu özelliklere sahip mümin ahirette cennet ve oradaki pek çok güzel nimetle mükafatlandırılır.

Münafık

İnanmadığı halde kendini mümin gösteren kimseye münafık denir.

Münafık, müminlerle karşılaştığında “inandım” der, kendi yandaşlarıyla birlikteyken Allah ve müminlerle alay eder. İçten içe müminlere kin besler. Aslında istemediği halde maddi çıkarları için namaz kılar. İnanarak değil, gösteriş için Kur’an’ı kasten yanlış yorumlar. Kötülüğü  yaygınlaştırıp iyiliğe engel olmaya çalışır.

Münafık cimri ve kibirlidir. Sözünde durmaz. Yalan söyler. Emanete hıyanet eder. Haksızlık yapar. Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz.

Dünyada mümin muamelesi görse de Allah katında kafirdir. Ahirette yeri cehennemdir.

Münafıklar İslam toplumu için kafirlerden daha tehlikelidirler. Zira iki yüzlü davrandıkları için tanınmaları  mümkün değildir. İçten içe müslüman toplumunun huzur ve düzenini bozarlar. Bu yüzden ahiretteki cezaları da kafirlerinkinden daha şiddetlidir.

 

Kafir ve Müşrik

Peygamberimizin Allah’tan alıp insanlara ulaştırdığı dini kabul etmeyip inkar eden kimselere kafir denir. Kafir, Allah’ı ayetlerini, peygamberlerini, peygamberlerin tebliğ ettiklerini, Kur’an’ı, melekleri, öldükten sonra dirilmeyi, ahireti inkar eder.

Allah ile, isim ve emirleri ile alay eder. Peygamberlerin yalan söylediğini, Kur’an’ı Allah tarafından gönderilmediğini, ölüm ile  birlikte her şeyin sona ereceğini  iddia eder.

Kafirlerden bazıları Allah’ın eşi, benzeri, ortağı ya da çocuğu olduğuna inanırlar. Onların bu inancına şirk, kendilerine ise müşrik adı verilir.

Müşrikler Allah’ın varlığını inkar etmezler ama O’ndan başka ilahlar olduğunu kabul edip onlara da taparlar.

KELİME-İ TEVHİD VE KELİME-İ ŞEHADET

Kelime-i Tevhid Ve Kelime-i Şehadet

İmanın özü kelime-i tevhid ve kelime-i şehadette ifade  edilebilir.

Kelime-i tevhid, hem İslam’a girişin ifadesidir hem de İslam’ın özeti ve sembolüdür.Bu sözü söyleyen kişi iman ettiğini belirtmiş olur. Tüm varlıkları yaratan ve yaşatan bir Allah olduğunu ve O’nun dışında ibadet edilmeye layık hiçbir ilah bulunmadığını dile getirir. Ayrıca Allah’ın insanlara doğru yolu göstermek üzere gönderdiği peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed’in  de Allah’ın elçisi olduğunu kabul etmiş olur.

Müslüman bu söze ve bu sözle özetlenen İslam dininin bütün emir  ve yasaklarına gönülden teslim olan kişidir.

Kelime-i şehadet ise özde kelime-i tevhidle aynı anlama gelir, sadece onun farklı bir söyleyiş biçimidir.

Bir kimse kelime-i tevhidi veya kelime-i şehadeti söylediği zaman hem insanlarla olan ilişkilerinde hem de Allah ile olan ilişkisinde müslüman muamelesi görmeye hak kazanır. Yüce Rabbimiz bu sözü söyleyen ve bu sözle üstlendiği sorumlulukları yerine getiren kimseleri cennetine alacağını, onları sonsuz mutluluk ve ebedi kurtuluşla mükafatlandıracağını müjdelemektedir.

Kelime-i Tevhid: Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed, Allah’ın elçisidir.

“Lâ ilâhe illallâh Muhammedü’r-rasûlullah”

Kelime-i Şehadet : Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve elçisidir.

Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh.”

 

İMAN NEDİR ?

İMAN

Bir insanı mutlu ve huzurlu kılan, güven içerisinde hayatını devam ettirmesine yardımcı olan şey onun inancıdır. İnsanlar iman sayesinde ayaklarını sağlam basabilecekleri bir zemin bulurlar.

İman, kişiye olaylara nasıl bakacağını belirleyen bir bakış açısı, bir kalkış ve hareket noktası temin eder. İnsanlar ancak iman sayesinde hayatlarını belirsizlikten, kargaşa ve karmaşadan kurtarıp anlamlı ve yaşanılır hale getirebilirler.Kaygılar, korkular, ümitsizlikler, geleceğe dair endişeler ve tüm bunların oluşturduğu karanlık, ancak iman sayesinde aydınlanır.

İnsan, yaratanını tanımak ve O’na  ibadet etmek için yaratılmıştır. Ancak ve ancak bu yaratılış gayesinde uygun hareket ederse ebedi saadete ulaşabilir. Bu bakımdan insanın iman etmesi ve bu imanını son nefesine kadar kaybetmeden muhafaza etmesi, dünyadan ve dünya içindeki her şeyden daha kıymetlidir.

Peki, bizim için bu kadar kıymetli olan imanı nasıl tanımlayabiliriz?

İman, Allah’ın Hz. Peygamber’e  bildirdiği haberleri ve hükümleri kabul edip bunların doğru olduğuna gönülden inanmak demektir.

Bir kimse Hz. peygamberin getirdiklerini kalbiyle tasdik ediyorsa o kimse Allah katında mümindir. İman konusunda önemli olan, kişinin kalbinde olanı sadece Allah bilebilir. Biz bir kimsenin mümin olduğunu ya kendisinin söylemesiyle ya da bazı ibadetleri görünür şekilde yerine getirmesiyle anlayabiliriz. Böylece ona müslüman muamelesi yaparız. Örneğin, müslüman olarak bildiğimiz bir kişi öldüğünde cenaze namazını kılar, cenazesini müslüman mezarlığına defnederiz.

Bir insanın imanında zirve noktaya ulaşması için kalben tasdik edip dil ile ikrar ettiği hususları yaşantısında da uygulaması gerekir. Kişiyi hem Allah katında hem de insanlar arasında değerli kılan şey kalbiyle dilinin, özüyle sözünün bir olmasıdır.

TAKLİDİ İMAN

Kişinin iman esaslarına ailesinden ve çevresinden görüp duyduğu şekilde inanması.

TAHKİKİ İMAN

Kişinin imanını delillere, araştırmalara, bilgiye ve derin kavrayışlara dayandırması.

DİNİN KAYNAĞI

DİNİN KAYNAĞI

Din duygusu insanda doğuştan mevcuttur. İnsanın sahip olduğu bu din duygusu, ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Adem”den itibaren ilahi vahiy ile de desteklenmiştir. Çünkü sadece bu duyguya dayanarak dünyadaki varlık sebebimizi ve görevlerimizi, Allah”ın emir ve yasaklarını bilmemiz mümkün olamazdı. Allah, bu konuları aydınlatmak için peygamberler göndermiş, onlar aracılığıyla vahyini biz insanlara ulaştırmıştır.

Kısaca din duygusunun kaynağı fıtrat( insanın doğuştan sahip olduğu özellikler ), dini esasların kaynağı  ise vahiydir.

Dinin Hayatımızdaki Yeri ve Önemi

  • Din insanın akına, kalbine ve ruhuna hitap ederek davranışlarını insanileştirir, nefsini temizlemesine yardımcı olur.
  • Bireysel ve toplumsal hayatın  Allah”ın rızasına uygun bir şekilde sürmesini sağlar.
  • İnsanın, dünyaya niçin geldiği, yaratılış amacının ne olduğu, öldükten sonra neler olacağı gibi konulardaki merakını tatmin eder, sorularına cevap verir.
  • İnsanın Allah” gönülden bağlılık duymasını sağlar ve onu yaratılmışlar önünde eğilmekten kurtarır. Böylece insana gerçek özgürlük ve bağımsızlığın hazzını tattırır.
  • İnsanı ölüm korkusu ve yokluk endişesi gibi sıkıntılardan kurtarır.

PSİKOLOJİNİN ALT DALLARI

PSİKOLOJİNİN ALT DALLARI

Psikologlar,insan zihni ve davranışlarının birçok yanına odaklanabilirler.Bu farklı odaklar, psikolojinin alt dallarını oluşturmaktadır. Aşağıda psikolojinin çeşitli alt dallarına ve bu alt dalların belli başlı ilgi alanlarına kısaca değineceğiz.

BİYOLOJİK PSİKOLOJİ

Biyolojik psikoloji, ya da diğer bir adıyla fizyolojik psikoloji, bedendeki fizyolojik süreçler, hormonal sistemler ve beynin işleyişini, davranışlar ve zihinsel süreçleri açıklamakta kullanan alt daldır. Özellikle genetik faktörlerin kişilik ve davranışlarımızla olan bağlantısı, organlarımızın stresle başa çıkmadaki rolü gibi konular, biyolojik psikologların ilgi alanına girer. Biyolojik psikologlar bu konular üzerinde çalışırken, ileri teknoloji ürünü tarama cihazları gibi cihazlar kullanarak insan beynini inceler; beyin aktiviteleri ile zihinsel süreçler arasında bağlantılar kurmaya çalışırlar.

BİLİŞSEL PSİKOLOJİ

Bilişsel psikologlar, algılama,öğrenme,hafıza,zeka,bilinç gibi zihinsel süreçler ve yetilerle ilgilenirler. Bu alanda çalışan psikologların yoğunlaştıkları ilginç konulardan biri de insanların çevrelerindeki bilgileri algılarken bir takım yanılsamalar yaşamalarıdır.Örneğin, illüzyon içeren resimlere baktığımızda her seferinde aynı resme bakıyor olmamıza rağmen aynı görüntüyü algılamaya biliyoruz. Bu da beynimizin algılama esnasında uyaranları nasıl zihinsel olarak değiştirebildiğine işaret eder. Bilişsel psikologlar, gözle görülmeyen zihinsel süreçleri,gözlemlenebilen tepki ve davranışlar üzerinden anlamaya çalışırlar. Örneğin, bir kişinin kendisine yöneltilen bir soruyu duymasıyla yanıt vermesi arasında gerçekleşen ve direk olarak gözlemlenemeyen bilişsel süreçler, bilişsel psikologların araştırma konularına dahildir.

GELİŞİMSEL PSİKOLOJİ

Gelişim psikologları insanların zihinsel süreç ve davranışlarının hayat boyu nasıl değiştiğini inceler.Doğumdan ileri yaşlara kadar insanların zihinsel yetilerinin hangi sebeplerle ne şekilde değiştiğini ve bu değişimlerin nasıl sonuçlara yol açtığını anlamaya çalışırlar. Bu alandaki çalışmalar, bağlanma,çocuk bakımı ,ergenlik dönemindeki değişimlerden, ileri yaşlarda hafızadaki değişimler ve yaşlı bakımına kadar geniş bir konu skalasını kapsar ve bu çalışmalardan edinilen sonuçlar birçok alandaki uygulamalarda kullanılabilir.Gelişim psikologları özellikle çocukluk dönemi ve bu dönemdeki deneyimlerin kişinin erişkin hayatına etkileri ile ilgilenirler.Örneğin, bebeklik döneminde anne ile çocuk arasındaki bağlanmanın, çocuğun erişkin olduktan sonraki ilişkilerine nasıl yansıdığı gibi konularda sorular sorar ve araştırmalar yaparlar.

KİŞİLİK PSİKOLOJİSİ

Kişilk psikolojisi, bireyleri birbirinden ayıran kişilik özellikleri üzerine yoğunlaşır.Kişilik psikologları insanların karakter özelliklerini anlayabilmek için çeşitli testleri geliştirirler.Bu testler, her bir bireyin dışa dönüklük, yeniliğe açıklık, duygusallık gibi birçok kişilik özelliğine ne düzeyde sahip olduğunun anlaşılmasını sağlar.Bu sayede, bu kişilik özelliklerinin başkalarına ön yargıyla yaklaşma, stresle baş edebilme, depresyon riski gibi pek çok konuyla ilişkisini inceler.Kişilerarası farklılıklara yoğunlaşan psikologlar, zeka üzerine de çalışmalar yapmaktadır.

 

 

DİN NEDİR?

İlk insan, aynı zamanda ilk peygamber olan Hz. Ademdir. Hz. Adem’den bugüne kadar bütün toplumlarda din insanlığın hayatına yön vermiş; ahlak,hukuk,siyaset,iktisat,aile,eğitim,kültür,medeniyet gibi bireysel ve toplumsal bütün alanlara kaynaklık etmiştir.

Peki, hayatımızın merkezinde yer alan, bizim için bu kadar önemli olan dini nasıl tanımlayabiliriz? İşte bir kaç tanım:

  • Din, insanın Allah, tabiat ve diğer insanlarla ilişkilerini düzenleyerek hayatını anlamlandıran ve ona yön veren kurallar bütünüdür.
  • Din, Allah’a inanmak ve kulluk etmedir.
  • Din, Allah tarafından peygamberler aracılığı ile akıl sahibi insanlara gönderilen, onları kendi tercihleri ile dünya ve ahiret saadetine ulaştıran ilahi kurallar bütünüdür.
  • Din, insana kendi mahiyetini, varlık amacını, Allah’a ve onun yarattıklarına karşı görevlerini bir öğretidir.
  • Din, Allah’ın emir ve tavsiyeleriyle çizdiği bir yol, takip etmemizi istediği bir hayat tarzıdır.
  • Din, Allah’ın insanlardan yapmalarını ve yapmamalarını istediği şeylerin tamamıdır.

 

İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK TARİHİ

TÜRKLERİN ANAYURDU

Türklerin Anayurdu Orta Asya’dır. Orta Asya Batıda Hazar Gölü, İtil Irmağı, Doğuda Kingan Dağları, Kuzeyde Baykal Gölü ve Yenisey Irmağı, Güneyde Tibet Yaylası ve Sarı Irmakla çevrilidir.

Bu bölgede Türklerin yaşam biçimi hayvancılığa dayalı göçebelikdir.

GÖÇEBE HAYATIN SONUÇLARI

Bağımsızlık ve özgürlük duygusunu geliştirmiştir. Temel geçim kaynakları hayvancılıktır.Bu sebeple hayvanların ihtiyaçlarına göre yaylak ve kışlakları vardır. Mimari gelişmemiş; ancak el sanatları oldukça gelişmiştir.Yazılı edebiyat gelişmemiştir.Tabiatla mücadele savaşçılık ruhunu geliştirmiştir. Askerlik gelişmiştir.

ORTA ASYA GÖÇLERİNİN SEBEPLERİ

  • İklim değişikliği
  • Çin baskısı
  • Ekonomik sıkıntılar
  • Aşırı nüfus artışı
  • Salgın hayvan hastalıkları
  • Yeni ülkeler tanıma ve fethetme arzusu
  • Türk boylarının iç anlaşmazlıkları, gibi sebeplerle büyük bir göç yaşandı.
  • Orta Asya’dan ayrılan Türkler Doğuya, Kuzeye,Güneye, Batıya göç etmişler ve göçler aralıklarla yüzyıllarca devam etmiştir.

  GÖÇLERİN SONUÇLARI

Orta Asya’ da kalanlar ilk Türk Devletlerini kurmuştur. Ön Asya uygarlıkları Türklerden etkilendi. Karşılaşılan toplumlardan geri olanlar kültürel anlamda etkilenmiş, ileri olanlardan etkilenmiştir. Farklı bölgelerde yeni devlet yapılanmaları oluşturuldu. Türklerin geniş bir alana yayılması Türk tarihinin incelenmesini zorlaştırmıştır.

TÜRK KELİMESİNİN ANLAMI

Türk kelimesi güçlü,kuvvetli,türeyen,çoğalan yaratılmış,töreli,miğfer,cezbetmek anlamındadır.Türk kelimesinin bugünkü yazılışı Orhun Anıtlarında  tespit edilmiştir.

 

EKOLLER ve YAKLAŞIMLAR

YAPISALCI EKOL

Psikoloji “ne? “sorusunu cevaplamalıdır. Psikoloji, sağlıklı insanın bilincini öğelerine öğelerine ayıran bilimdir.  Kurucusu Willhelm Wund ,E.B Titchener, H.Ebbinghaus. O.Küüple.

İŞLEVSELCİ EKOL

Psikoloji canlının amaca yönelik zihinsel süreçlerini inceleyen bilimdir. Psikoloji “neden?” sorusuna cevap aramalıdır.Çevreye uyum ve sorunların çözümü önemlidir. John Dewey, William James, J.R Angel, R.S Woodwort,önemli temsilcileridir.

KLASİK DAVRANIŞÇI EKOL

Psikolojiyi canlıların uyarıcılara gösterdikleri davranış ile sınırlamıştır. Uyarıcı ile gözlenebilir davranış ilişkisi üzerinde deneyler yapmışlardır.Kurucusu J.B. Watson’dur. Temsilcileri  K.Lashley ,B.F. Skinner.

GESTALT EKOLÜ

Yapısalcı ekolün zihni analiz etmesine karşı çıkmışlardır, zihnin parçaların toplamı olmadığını, dinamik bir  varlık olduğunu savunmuşlardır. Kurucusu M.Wertheimer’dir. Temsilcileri K.Koffka , K.Levin , W.Köhler.

PSİKOANALİTİK EKOL

İnsan davranışlarının sadece bilinç süreçleriyle açıklanamayacağını, psikolojinin bilinçaltını da incelemesi gerektiğini savunmuşlardır.Kurucusu S.Freud  Temsilcileri C.G. jung, A.Adler ,K. Homey, E Fromm, E.Erikson.

YENİ DAVRANIŞCILIK EKOLÜ

Klasik davranışcı ekolün reddettiği “zihin”kavramı , “bitiş” olarak 1950’den sonra yeni davranışcılar tarafından psikolojinin konusuna kabul edilmiştir.Böylece psikoloji, doğrudan gözlenebilen davranışların yanında doğrudan gözlenemeyen “bilişsel süreçleri” de inceleyen bir bilim olarak tanımlanmıştır. Yeni davranışçıların temsilcileri, E.C. Tolman, E.R. Gutrie ve C.L.Hull.

BİYOLOJİK YAKLAŞIM

Bütün psikolojik olaylar beyin ve sinir sisteminin hareketleriyle bağlantılıdır.Önemli temsilcileri Adolf Meyer’dir.

BİLİŞSEL YAKLAŞIM

Davranışı algılama,anımsama,akıl yürütme,problem çözme gibi zihinsel süreçler yardımıyla açıklamaya çalışan bu yaklaşımın önde gelen temsilcileri Jean Piaget ve J.S Bruner’dir.

HÜMANİSTLİK YAKLAŞIM

Bazı kaynaklarda kişisel özelliklere ya da bireyi bir fenomen (özel varlık)olarak görmeye önem vermesi nedeniyle fenomenolojik yaklaşım olarak da adlandırılan bu yaklaşım bireyin içsel yaşantısına, deneyimlerine değer vermektedir.C. Rogers ve A Maslow’dur.

 

PSİKOLOJİ NEDİR ?

PSİKOLOJİ BİLİMİNİ TANIYALIM

İnsan dünya için önemli olduğundan değil,kendimizi anlamak için psikoloji bilimine ihtiyaç vardır. İnsanı anlamak için onun zihinsel özelliklerini, zihnin işleyişini, davranışlarını ve bu davranışlarını ve bu davranışların nedenlerini öğreten bilim psikolojidir.Çağdaş bilimsel psikolojide “canlı”denilince hayvan ve insan davranışları, özellikle de insan  davranışları anlaşılmaktadır.Davranışlar dıştan doğrudan  gözlenen, dıştan doğrudan gözlenemeyen psikofizyolojik tepkiler olarak düşünebilir.

Her ne kadar sözcük anlamı “ruh bilgisi”olsa da psikoloji  metafizik anlamıyla ruhla ilgilenmez, ruh sözcüğü klinikte akıl sözcüğü yerine kullanılır.

PSİKOLOJİNİN  BİLİM OLMA SÜRECİ

Psikoloji, Antik Çağda  felsefenin içinde ruh ile ilgilenen bir alan olarak yer alıyordu. Rönesans”taki insan zihni çalışmalarıyla birlikte felsefenin konusu “zihin”oldu.. Deneyci Thomas Hobbes, john  Locke ve David  Hume  insan zihnini doğuştan boş bir levha olarak gördüler.Bilim  olarak psikolojiyi önceleyen Leibriz ve Kant”a göre  insan zihni  dinamik bir varlıktı, zamanla değişiklik gösteriyordu.Ayrıca  zihin sadece deneyimlerle  dolmuyor bazı özellikleri doğuştan  geliyordu. Wilhem wundt”un 1 1879″daki  labarotuar çalışmasıyla psikoloji bilimi  felsefeden bağımsız hale geldi.