KÜLTÜR NEDİR ?

KÜLTÜR

Kültür, gündelik hayatın vazgeçilmez bir bileşenidir. Zira insanı diğer türlerden ayırt edici en temel özelliği kültür üreticisi, kültür öznesi olmasıdır. Kültür, insanın kendi var oluş serüvenini anlama ve anlamlandırma çabasının bir sonucu olarak, doğayı dönüştürerek ürettiği her şey olarak tanımlanabilir. Gündelik hayatta ‘kültür’ kavramını, genellikle sanat ve incelmiş özel bir bilgi edinimi olarak tasavvur ederiz. Oysa kültür yalnızca bu özel anlamla sınırlı değildir; esasında insanın kendi var oluşuna anlam katmak için gösterdiği bütün çabalar ve bunların somut ya da somut-olmayan ürünleri kültür olarak nitelendirilebilir. Ölümlü olduğunu aklı sayesinde fark edebilen insan, ölümsüz olmanın yollarını aramıştır; bunun biyolojik olarak mümkün olmadığını görüp asıl kalıcı olanın yeryüzünde eser bırakmak olduğunu idrak etmiştir. Hepimiz en yüksek sanat ürünlerinden en sıradan eylemlerimize kadar ölümsüzlüğümüzü sağlamasını arzuladığımız araçlar ve göstergeler üretiriz. Zaten konuşma yetisi, başlı başına bir doğayı dönüştürme ve simge üretme etkinliği olarak, insanı kültür öznesi olma konumuna getirir. Bunun sonucunda, kuşaklar ötesine artarak taşınan bir bilgi ve deneyim birikimi ortaya çıkar. Bu birikim, gelenekleri, bilgi biçimlerini, ideolojileri, sanatı doğurur. Sosyal bilimler, önemli ölçüde kültürün ve onun çeşitli sonuçlarının incelenmesi olarak biçimlenmiştir. Geçmişte kültür üretimi görece yerel aidiyet alanlarında sınırlı tutulabilmekteyken, günümüzün küresel etkileşim ve alış-veriş ortamı içinde, kültür, sürekli dönüşen, birbirinden farklı unsurların bileşimine dayanan ve Dünya ölçeğinde, çok hızlı bir şekilde oluşan karmaşık bir süreç halini almaktadır.

KÜLTÜRÜN ÖNEMİ

İnsana dair özellikleri diğer canlı türlerinin özellikleriyle kıyaslamak ve insanın ayrıcalığını tanımlamak belirli ölçütler açısından mümkündür. Örneğin, insanın yegâne kültür üreticisi varlık olduğu söylenebilir çünkü insan kendi varlığı üzerine düşünebilme yetisine sahip bir canlıdır. Kısaca kültür bu şekilde bir düşünme yetisinin sonucunda ortaya çıkan bir simge üretme etkinliğidir.

Uygarlık da insanın kültür üretme becerisinin sonucunda ortaya çıkan bir durumdur. Türkçe’de uygarlık sözcüğü Avrupa dillerinin birçoğunda civilisation sözcüğü ile karşılanır. Bu sözcük ise Latince’de kent anlamına gelen civitas sözcüğünden türemiştir. Aynı anlam benzerliği Arapça Medeniyet ve Medine (kent) sözcükleri arasında da vardır. Öyleyse insanın yaşam biçiminin belli bir süreklilik, örgütlülük ve karmaşıklık arz ettiği durum olan uygarlığın öncelikle ve belirleyici olarak kent tipi bir yerleşmenin ortaya çıkışıyla yakından ilişkisi olduğu söylenebilir. Kent yalnızca ortak bir yaşam alanı olmanın ötesinde, ortak bir ruh hâlinin de temsilcisidir çünkü kent yaşamı belirli bir yerde sabit kalmayı gerektiren üretim ilişkilerine bağlıdır. Düzenli tarım, istikrarlı ticaret ve daha ileriki aşamalarda sanayi, kentin varlık nedeni olmuştur. İnsan türünün tarihinde bir dönüm noktası olan yazının icadı da bu şeklide örgütlü hâle gelen toplum yaşamının kavramlar yoluyla kendini ifade etmeye ihtiyaç duymasıyla ilgilidir.

DİKKAT: Kent yalnızca ortak bir yaşam alanı olmanın ötesinde, ortak bir ruh hâlinin de temsilcisidir; çünkü kent yaşamı belirli bir yerde sabit kalmayı gerektiren üretim ilişkilerine bağlıdır.

Yakın zamana kadar insanı diğer türlerden ayıran en temel özelliğin zekâ olduğu düşünülmüş ancak diğer canlı türlerinde de zekânın varlığına dair bulgulara rastlanmasıyla bu kanı yavaş yavaş terk edilmektedir. Ancak zekânın varlığı sonucunda öğrenme, aktarma ve bilgi birikimi gibi özellikler yalnızca insan türünde mevcuttur. Kültürü oluşturan bilgi ve ürünler, soyutlamalar aracılığıyla (resim, dil, müzik, yazı) insanlık belleğine aktarılırlar. Kültür bir toplumda bütünleşmeyi sağlayan en temel unsur olarak kabul edilebilir.

Kültürün oluşumunda insanın kendi varlığının farkında olması ve kendisini “düşünen bir varlık” olarak tasavvur etmesi etkilidir. Kendi varlığı üzerine düşünebilme yetisi her ne kadar modern öncesi çağlarda bilinen bir olgu olsa da Aydınlanma Çağı ’nın temel düşünsel unsuru olarak kabul edilmiştir. Diğer bir deyişle Aydınlanma Çağı ve Rönesans’tan itibaren insan, sadece Tanrı’nın iradesine göre şekillenmiş bir varlık değil, kendi iradesiyle kendi kaderini oluşturabilme gücü olan düşünsel bir birim olarak tasavvur edilmiştir. Descartes’in ünlü ifadesiyle “düşünüyorum öyleyse varım” (cogito ergo sum) insanın düşünen bir varlık olduğunu ortaya koymaktadır.

BİLGİ: Aydınlanma Çağı
Orta Çağ’da dinsel dogmaların egemen olduğu feodal toplum düzeninde cemaat içinde kul konumunda olan insanı, doğasında özgürlük olan ve kendi başına var olma hakkına sahip bir varlık olarak kavramsallaştıran felsefi yaklaşım. Tanrı kelâmının sorgulanamaz merkezîliğine karşı, yanlışlanabilir insan aklının üstünlüğünü ilan ederek 1789 Fransız Devrimi’nin düşünsel temellerini hazırlayan düşünce bağlamı.

Kültürün Bileşenleri

İnançlar

Her insan içerisine doğduğu evreni ve kendi var oluşunu açıklayabilmek ister. Her toplum kendi örgütlenme biçimi cinsinden bir inanç sistemi geliştirir. Bu inanç sistemi insanın temel varoluş sorularına tatmin edici yanıtlar vermek zorundadır. İnsanın bu sorularına tatmin edici yanıtları en başarılı şekilde vermeyi başaran inanç sistemi kurumsallaşır. Doğayı dönüştürme ve oradan anlamlar biriktirme etkinliği olan kültür, bu bakımdan önce inançlar üzerine kuruludur.

Değerler

Kültürün temelini oluşturan inanç düzlemi, tek başına bir toplum düzeni oluşturmak için fazla soyut bir anlatıdır. Köklerini inançlardan alan değerler inançları somutlaştırma eğiliminin bir sonucudur. Toplumsal ilişkinin devamını sağlayacak olan gelenek ve göreneklere dönüşecek olan değerler, ortak kurucu unsurlar olarak kabul edilir. Değerler sadece kalan ve değişmeyen unsurları değil, değişmeye dair olanları da harekete geçirirler.

Normlar

Değerler kültürün önemli taşıyıcıları olmakla birlikte, toplumsal düzeni tam anlamıyla kurmak için gerekli olan dayatma gücünden yoksundurlar. Toplumsal düzen ancak kurumsallaşmış kurallarla ayakta durabilir. Değerler ve gelenekler tek başlarına baskı unsuru olamayacaklarından dolayı, bir baskı unsuru olan normlar mevcuttur. Norm, en basit anlamıyla yaptırımı olan toplumsal kuraldır.

DİKKAT: Norm yaptırımı olan toplumsal kuraldır.

Teknoloji

İnsan için doğa bir simge üretme kaynağıdır. Bu üretimlerin birçoğu maddi koşulların somut anlamda değişikliğe uğratılmasıyla olur. Çağdaş toplumlarda neredeyse nesnelere indirgenmiş olan teknoloji kavramı, aslında, araç gereçten ziyade, onları ortaya çıkaran bilgi, algı, tasavvur, üretim, değerler bağlamının tamamıdır. Öyleyse kültürün bileşenlerinden biri olan teknoloji çağın ruhunu, toplumsal ilişkilerini ve bunlara hakim olan iktidar yapılarına ilişkin kabulleri de beraberinde getirir.

DİKKAT: Çağdaş toplumlarda neredeyse nesnelere indirgenmiş olan teknoloji kavramı, aslında, araç gereçten ziyade, onları ortaya çıkaran bilgi, algı, tasavvur, üretim, değerler bağlamının tamamıdır.

Simgeler

Kültürün bileşenlerinden bir diğeri de simgelerdir. Kültür sonucunda ortaya çıkan üretimler, onlara dair söylem, fikir, değer ve yargıların soyut temsillere dönüşerek her bir somut üretimin kendisi yerine, onun yerine geçen daha evrensel ve dolaylı göndermeleri hâline gelirler. İşte bu soyut temsillere simge adı verilir.

Dil

Simgeler belirli bir çeşitlilik ve değişme arz etseler de ortak yaşamı sürdürmek için bazı simgelerin genel nitelikte olması gerekir. Örneğin dil, kültürün belli toplumsal düzeyde varlığını koruyabilmesi için vazgeçilmez önemde bir simge sistemdir. Kendinde anlamı olmayan ses birimlerine, toplumsal olarak üzerinde uzlaşılmış anlamlar atfedilmesi, en yaygın simge sistemi olan dili ortaya çıkarmıştır.

Sonuç olarak kültür, insan etkinlikleri içinde kendine özgü dinamikleri olan ayrıcalıklı bir alandır. Bu ayrıcalığın kökeninde insanın kendini sorgulayabilme yetisi yatar. Kültür toplumsal ilişkiler sistemi ve örgütlenme biçiminin hem kurucusu hem de yansımasıdır.

SOSYAL BİLİMLERDE KÜLTÜR

Latince Colere fiilinden türemiş olan kültür terimi, 18.yy’a kadar genellikle tarımsal etkinliklerde toprağı ıslah etme ve ürün yetiştirme gibi anlamlarda kullanılmıştır. Fakat 18.yy.dan itibaren, Aydınlanma düşüncesiyle birlikte kültür terimi toplumsal değer ve davranış biçimlerini ifade eden toplumsal bir anlam kazanmıştır. Bir diğer ifadeyle, Aydınlanma Dönemi’nde kültür terimi, tarımsal etkinlikler için kullanıldığı anlamının yanı sıra, “insan zihninin etkin olarak geliştirilmesi” anlamını da kazanmıştır.

Aydınlanma Dönemi’nde antropolojinin de gelişmesiyle kültür belirli bir halkın “bütün yaşam biçimi” anlamında yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır. Williams’a (2005: 90) referansla kültür olgusunun üç anlam katmanı olduğunu belirtebiliriz: i- Genel bir entelektüel, tinsel ve estetik gelişim süreci (uygarlık medeniyet anlamında); ii- Entelektüel ve sanatsal ve etkinlik pratikleri (yüksek kültür anlamında) ve iii- Bir grubun ya da bir dönemin yaşam biçimi olarak kültür.

Antropolojik Yaklaşımlar

Kültür, farklı antropoloji geleneklerinde farklı şekillerde ele alınmıştır. Fakat birçok antropolog kültürün, insanların öğrendiklerinin ve eylemlerinin niteliğiyle ilgili olduğuna dair hemfikirdir. İnsan türünü diğer canlı türlerinden ayıran dünyayı kavramsallaştırma ve bunu simgeler aracılığıyla anlatabilme yeteneği en eşsiz niteliğidir.

Evrimci ve Tarihselci Yaklaşımlar

Evrimciliğin ilk ve en önemli temsilcilerinde olan Edward B. Tylor (1832-1917) aynı zamanda antropolojinin konusunun kültür olduğunu belirten ilk bilim insanıdır. Tylor, kültürel olanla biyolojik olan arasındaki ayrıma vurgu yapmıştır. Tylor’a göre kültür “Bir dönemin ya da bir toplumsal grubun yaşam biçimi” olarak tanımlanır ve yalnızca insanlık kültüre sahiptir. Bu tanım, kültür kavramını, insanların gündelik toplumsal yaşamlarının tamamını kapsayacak şekilde genişletir.

Her bir kültürün ayrı ayrı incelenmesi gerektiğini çünkü her kültürün kendine özgü ve ayrı bir tarihi olduğu görüşü Franz Boas (1858-1942) tarafından kültürel görecelilik yaklaşımıyla ele alınmaktadır. Bu görüşe göre her kültür kendi tarihinin ürünüyse ve var olduğu bağlam içerisinde inceleniyorsa insan kültürlerini daha ilkel ya da daha uygar olarak nitelemek veya kültürler arasında karşılaştırma yapmak sorunlu bir analizdir.

Taylor’a göre kültür insan yeteneklerinin birikimi iken Boas’a göre kültür, “bir topluluğun toplumsal davranışlarının bütün ifadelerini, bireylerin içinde yaşadıkları grubun alışkanlıklarından etkilenen tepkilerini ve bu alışkanlıkların belirlediği insan etkinliklerini” kapsar. Boas, bu noktada bize “kültürel gözlük” benzetmesini önerir. Bu gözlük, içinde yaşadığımız dünyayı algılamamızı ve toplumsal yaşamlarımızı anlamını yorumlamamızı sağlar.

Kültürel göreceliliğin bir adım sonrası ise etnik-merkezcilik eleştirisidir. Etnik-merkezcilik, bireyin diğer kültürleri yorumlarken kendi kültürünü dikkate alması, yüceltmesi ve diğerlerini aşağılamasıdır. Bu bağlamda, etnik-merkezcilik bünyesinde ırkçılığı da barındırdığı için, kültürel göreceliliği, yani başka kültürleri kişinin kendi kültürünün değil, o kültürün bağlamı içinde görmesini savunmak önemlidir.

İşlevselci ve Yapısalcı Yaklaşımlar

Antropolojik yaklaşımda işlevsel yaklaşımın en önemli temsilcisi olan Bronislav Malinowski’ye (1884-1942) göre her biyolojik ihtiyaç, bir kültürel sisteme yol açmakta, gereksinimleri karşılayan kültürel uygulamalar ise yeni kültürel ihtiyaçları üretmektedir. Toplumlar bu gereksinimleri karşılamak için din, sanat, hukuk, aile ve akrabalık gibi kurumları geliştirmiştir.

Yapısalcı-işlevselci ekolün kurucusu olan Radcliffe-Brown (1881-1955) din, sanat, hukuk gibi kurumların bir kültürün anlaşılmasında merkezî rol oynadıklarını kabul ediyordu. Fakat Malinowski’nin tersine, kültürel işlevler, bireysel ihtiyaçların karşılanması değil, toplumsal yapının sürdürülmesiydi. Farklı bir deyişle, Brown, bir toplumun her gelenek ve inancının, dolayısıyla kültürün, o toplumun yapısını sürdürmeye dönük belirli bir işlevi olduğuna inanır. Toplumun varlığını sürdürmesi buna bağlıdır.

Genel olarak yapısalcılara göre ise kültür, temelde yatan bir düşünce kalıbının ürünüdür. Her bir kültür, kendi fiziksel ve toplumsal çevresi tarafından olduğu kadar tarih tarafından da biçimlenir. Bir yapısalcı olarak Lévi-Strauss (1908-2009) kültürü insan zihninin simgesel ifadeleri olarak görür. Bu tikel kültürler için olduğu kadar genel kültür kavramı için de geçerlidir.

Resim 1.1 Claude Lévi-Strauss: Yapısalcı antropoloji yaklaşımının kurucularından Fransız düşünür. Kültürler arasında hiyerarşik bir sıralama yapılamayacağını, kültür olgularının kendi anlam bağlamlarında değerlendirilmeleri gerektiğini ileri süren Lévi-Strauss, bu doğrultuda birçok araştırma yapmış, çağdaş sosyolojiye de önemli katkılarda bulunmuştur.

Sosyolojik Yaklaşım

Antropolojinin kültür terimini temel konu edinmesinin yanısıra sosyoloji de toplumun bir bileşeni olarak inceler. Sosyolojide kültür, bir toplumun eğitim, sanat, teknoloji, hukuk, siyaset gibi temel alanlarında maddi ve maddi olmayan tüm birikimlerini kapsar. Bu bakımdan birey, topluma ait olup kültüre sahiptir. Sosyolojik düşünce tarihinde kültür, farklı kuramsal bakış açıları tarafından bütünleştirici ögelerle çatışmacı ögelerin kaynağı olarak ele alınmıştır.

Bu bakış açısına göre, kültür toplumsal ögelerin birbirleriyle olan ilişkilerinde, ortak değerler çerçevesinde ortak bilinci ifade eden, düzen ve sürekliliği sağlayan bir kavram olarak bütünleştirici bir role sahiptir. Bu konuda, özellikle yapısalcı ve işlevselci yaklaşımlar, kültürün, toplumsal uzlaşma ve toplumsal bütünlük sağlamada büyük önem taşıdığını vurgularlar.

Yapısalcı yaklaşımın kültüre ilişkin kuramsal çerçevesinin temeli yapısal dilbilim ile göstergebilimsel alandaki çalışmalardır. Yapısalcılıkta kültürle dil birbirine benzeyen kavramlar olarak ele alınır. Yapısalcı yaklaşımda asıl odak, bireysel insan bilinci değil, kültür sisteminin rolü ve kültür sistemi çalışmalarıdır. Bu anlamda, kültürün, tıpkı dil gibi bütünlükçü bakış açısından okunması bu yaklaşımla mümkündür. Farklı bir deyişle yapısalcı yaklaşım, kültürün dilde yaşadığı, geliştiği ve biriktiğini, dilin de kültürün hazinesi ve bilincini oluşturduğuna vurgu yapar.

Dramaturjik yaklaşımsa, toplumsal eylemi oyun metaforu üzerinden anlatır. Toplumsal hayatı, sahnelenen bir dramaya benzeterek bireyleri bu oyunu sergileyen aktörler olarak ele alır. Bu yaklaşım, oyunun gerçekleşmesinde bir arada tutucu motifler üzerine eğilir.

Kültürün çatışmacı ögelerin kaynağı olarak en net hâli Marksist yaklaşımdadır. Buna göre kültürün, yönetici sınıfın görüşlerini yansıtan, onu meşrulaştırıp onun çıkarlarına hizmet eden bir işlevi bulunmaktadır. Hegemonya ve ideoloji kavramları çerçevesinde ele alınan kültür kavramı, toplumsal eşitsizlikleri, sınıf çatışmalarını ve baskın sınıfın meşruluğunu yeniden üreten bir unsur olarak ele alınmıştır.

BİLGİ: Hegemonya
Bir toplumda hakim sınıf ya da yönetici sınıfın iktidarını doğal ve meşru göstermesi, kendi sınıfsal çıkarlarını evrensel çıkarlar olarak ifade etmesi durumu. Antonio Gramsci tarafından formüle edilem hegemonya kavramı/kuramı kapitalist bir toplumda, yönetici sınıfın ideolojisini kitlelere çoğu zaman güce başvurmaksızın onların rızasını kazanarak empoze edişini açıklar.

Bu yaklaşımlardan biri olan Frankfurt Okulu kültürü bir mücadele alanı olarak çözümler. 1923’te Frankfurt’ta kurulan ve bir grup genç filozofu bir araya getiren Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (Institut für Sozialforschung), zaman içinde önemli bir düşünce okulu hâline gelmesiyle kısaca Frankfurt okulu olarak anılmıştır. Başlangıçta Marksist düşünceye eleştirel bir tavırla yeni bir yön varmeyi amaçlayan Frankfurt Okulu düşünürleri, Nasyonal Sosyalizm’in Almanya’da iktidarı ele geçirmesiyle birlikte sürgüne gitmek zorunda kalmışlar ve çoğu ABD’deki gözlemlerinden yola çıkarak, kitle kültürü, kültür endüstrisi, propaganda, otoriter kişilik gibi olgular üzerinde, kültür temelli araştırmalar yapmışlardır. Kitle kültürü eleştirisi yapan okul, kültür endüstrisi kavramını geliştirmiştir. Buna göre, kültür endüstrisi standartlaşmış ürünler sunarak, izleyicilerin algısında gerilemeye neden olur ve toplumsal eşitsizliklerin yeniden üretir. Eğlence ürünü üretimi ve dağıtımı yapan medya ve eğlence şirketleri kültür endüstrilerine girmektedir. (Adorno 2006: 98-106).

Benzer bir bakış açısıyla Birmingham Kültürel Çalışmalar Okulu, kültürü, iktidarın ve direnişin işlediği bir alan olarak ele alır. Okul, kitle iletişim araçları ve medyayla sarmalanan kültürü, kültürel ürünlerin tüketilmesi yoluyla çatışmayı yeniden üreten bir endüstri olarak ele alır. Birmingham Üniversitesi’nde 1964 yılında Çağdaş Kültürel Çalışmalar Merkezi (ÇKÇM) olarak kurulduğu için Birmingham Okulu ya da Britanya kültürel çalışmaları okulu olarak da anılan okul, çağdaş kültürel kuram içindeki önemli okullardan biridir. Genişletilmiş bir kültür kavramını yaşama geçiren Birmingham Okulu hem yüksek kültür-aşağı kültür ayrımına hem de herhangi bir kültürel tabakalaşmaya karşı gelerek böylesi yaklaşımlardan önemli bir kopuş gerçekleştirmiştir. Birmingham Okulu ayrıca kültürü birleştirici bir sistem ya da paylaşılan değerler bütünü olarak değil, aksine bir mücadele ve çatışma alanı olarak tarif etmiştir.

Toplumsal tabakalaşma ve sınıf çatışmasını dinamiklerinden olan yüksek kültür ve popüler kültür ayrımı, kültürel etkinliklerin toplumsal kimlikler üzerindeki yansımasından, ana akım kültürün dışında kalarak alt-kültürlerin ortaya çıkmasına kadar bir çatışma ortamı yaratmaktadır. Yüksek kültür, bir dizi entelektüel ve sanatsal faaliyetle bunların ürünlerini tanımlamada kullanılırken popüler kültürse, çok geniş kitleleri hedef alarak pazara sunulan kültür ürünlerini ve bu ürünleri tüketen grupları ifade etmektedir.

DİKKAT: Yüksek kültür, bir dizi entelektüel ve sanatsal faaliyetle bunların ürünlerini tanımlamada kullanılırken popüler kültürse, çok geniş kitleleri hedef alarak pazara sunulan kültür ürünlerini ve bu ürünleri tüketen grupları ifade etmektedir.

KÜLTÜRÜN İDEOLOJİ, GELENEK VE BİLGİ İLE İLİŞKİSİ

Kültür ve İdeoloji

İdeoloji ve kültür kavramları, ideal olanla gerçek olan arasındaki ilişkiyi sorgulaması bakımından karşılıklı ilişki içerisindedir.

Marksist perspektife göre ideoloji, içinde sınıf mücadelesinin verildiği bir alandır. Kültür ise bu alanın en etkin unsurlarındandır. İktidar, yalnız ekonomik alana dayanmamakta, kültürel unsurlar da önemli rol oynamaktadır. Marxsist bakış açısına göre, kültür kavramının ideolojik kullanımının en net görüldüğü örneklerden biri Louis Althusser’in Devletin İdeolojik Aygıtları (DİA) kavramsallaştırmasıdır. Buna göre devletin kapitalizmin yeniden üretimini sağlamada iki tür sistemi vardır: İlki, Devletin Baskı Aygıtları; hükümet, ordu, polis, hapishane. İkincisi Devletin İdeolojik Aygıtları; eğitim, din, siyaset, sendika, basın-yayın. Bunlar ideolojik yeniden üretimi devletin işleyişine bağlayan kültürel aygıtlardır (Althusser 2006: 128).

Kültür kavramına bütünleştirici bir araç gözüyle bakmak, dünya siyasi tarihinde ulus-devletlerin kurulma süreçleriyle başlar. Ulus-devlet terimiyle birlikte bir ulusal kültürden söz edilmekte ve kültürel bütünleşmeyle ortak değerlerin yaratılıp paylaşılarak korunması hedeflenmektedir. Bu durumun tehlikeli yanıysa devlet sınırları içinde bulunan farklı kültürlerin, asimilasyon yoluyla özgünlüklerini kaybetmeleridir. Modernleşmenin bir ürünü olan ulus-devletlerde, ulusal bir kültür yaratmak için farklılıkları eleme eğilimi belirgin hâle gelmiştir.

Kültür kavramının ideolojik kullanımının saflaştırıcı boyutu ve ulus-devlet kapsamında bütünleştirici rolünün yanı sıra kültürün çoğulculuğu öncelediğini belirten bakış açıları da mevcuttur.

Resim 1.2 Louis Althusser: Markist yapısalcı Fransız düşünür. Marksizm’in temel eserlerini yeniden ve yapısalcı bir bakış açısıyla okuyan, yeniden üretimin sadece ekonomik olan üzerinden olmadığını, egemen sınıfın iktidarının süregitmesi için ideolojik bağlamın da önem taşıdığını vurgulamıştır. Bu nedenle, ideolojiyi bir toplumsal yeniden üretim süreci olarak kavramsallaştırmıştır.

Modernizmin kültüre yüklediği bütünleştirici, saflaştırıcı rol postmodernizm tarafından eleştirilmiştir. Postmodernizm, evrensel ahlak yerine, her türlü çoğulculuk ve yerellikten yanadır. Modernlik kavramı, ulus-devlet sınırları bağlamında ulaşılması gereken hedefleri olan bir ideolojiler bütünüdür. Oysa postmodern yaklaşım, bu bağlamda gelecek bütün ideolojilere karşıdır.

DİKKAT:

Postmodernizm, evrensel ahlak yerine, her türlü çoğulculuk ve yerellikten yanadır.

Paralel bir şekilde, küreselleşme kavramında da kültürel çoğulculuk ilkesi benimsenmektedir. Esas olarak, küreselleşme ekonomik bir kavramdır ve iş gücünün, sermaye ve mal piyasalarının çok-uluslu şirketler aracılığıyla uluslararası bir nitelik kazanmasını ifade etmektedir. Bu durum, fazla üretimi satacak yeni Pazar arayışlarına dayanmaktadır. Küreselleşme çok boyulu bir olgudur. Bu süreçte, ulus-devletler zayıflamakta ve ulusal kültürler yerini, küresel ve yerel olanın bir arada bulunduğu bir yapılanma almaktadır. Küreselleşme sürecinde, ideoloji kültürel bir kod olarak kabul edilirken çoğulcu bakış açısıyla tüm yerelliklere büyük önem atfedilmektedir.

Fakat küreselleşme kavramı her ne kadar bütünleştirici yapıyı ön plana çıkarır görünse de bu bütün olma hâli ve çoğulculuk ilkesine rağmen, indirgemeci ve tek tipleştirici bir boyuta sahiptir. Çünkü küresel kitle kültürünün çoğulculuğu esasen Batı-merkezlidir ve küresel kitle kültüründe üretim, kitle iletişim araçlarının egemenliğindedir. Küreselleşen, sermayeyle birlikte kültür ve iletişimdir.

Kültür ve Gelenek

Gelenek kavramı, sosyal bilimlerde sık kullanılan ama üzerinde sistemli bir inceleme yapılmamış bir kavramdır. Günlük dilde genel olarak, geçmişe ait pratik ve değerleri tanımlamak için kullanılan bir sözcüktür. Oysa gelenek sadece geçmişle değil bugün ve gelecekle de ilgilidir (Glassie, 2002: 8-9). Bu kavram, dinamik olmadığı ve toplumun değişen yapısını anlatmakta kullanılamadığı nedeniyle sosyal bilimciler tarafından ihmal edilmiştir. Fakat gelenek ilk başta, geçmişi ve durağanlığı anımsatsa da esasen dinamik bir kavramdır ve bugüne ve geleceğe ilişkindir.

Resim 1.3 Dövme (yaptırmak) sanıldığının aksine bugüne dair bir pratik değildir. Yüzyıllardır süregelen dövme geleneğine bir çok bölgede rastlamak mümkündür.

Geleneği tanımlarken yaşanan sorun, kavramı belli bir zaman dizgesine yerleştirirken fazla tutarlılık aramaktan kaynaklanır. Bir davranış ya da düşünce belli sayıdaki kuşakları gerektirmeden de gelenek sayılabilir. Buna karşın daha fazla kuşağın bildiği ve bir şekilde gelenek olduğu konusunda mutabakata varılan bir şey de gelenek olarak kabul edilmeyebilir. Zira toplumların uzun bir geçmişe dayandığını sandığı ve gelenek olarak gördüğü pek çok pratik aslında görece olarak yakın dönemlere aittir.

DİKKAT: Örfler, bir toplumdaki ahlak ve terbiye standartlarını belirleyen temel kuralları oluşturmaktadır.

Gelenek, âdet ve örf arasındaki sınırlar çok belirgin değildir. Âdetler, uzun bir zaman boyunca tekrar edilen, kurumsallaşmış toplumsal alışkanlıklar olarak tanımlanabilir. Âdet, geleneğe benzer biçimde süreğenlik duygusu oluşturmakta ve geçmişi şimdiki zamana taşımaktadır. Fakat âdetler daha az değer yüklüdür, göreli olarak daha az önemli toplumsal pratiklerdir. Bu açıdan da gelenekler kadar etkin bir benimseme ve aktarım sürecini geçirmezler. Örf ise toplumsal norm olarak tanımlanabilir. Örfler, bir toplumdaki ahlak ve terbiye standartlarını belirleyen temel kuralları oluşturmaktadır. Bu nedenle toplum tarafından bir yandan benimsenirken bir yandan da ihmal edilir. Dolayısıyla da değişmeyi ifade ederler.

Ayrıca gelenek kavramı, antropolojide kimi kez kültürle eşanlamlı kullanılmaktadır. Bu bağlamda gelenek “belirli bir topluluk içinde toplumsallaşma yoluyla bir kuşaktan diğerine aktarılan inanç, âdet, değer, davranış, bilgi ve uzmanlık örüntüleri” olarak tanımlanmaktadır.

Gelenek kavramının tanımlanmasındaki önemli güçlüklerden biri kavramın genellikle modernlikle karşıtlık içinde kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Oysa gelenek ve modern karşıt olarak düşünülen iki toplum tipidir. Bu karşıtlık esas olarak geleneksel toplumlar ve modern toplumlar arasındaki karşıtlıktır fakat hangilerinin geleneksel hangilerinin modern olduğu net ve kolay olarak cevaplanabilecek bir soru değildir. Gelenek kavramının modernlikle olan bu karşıt algılanışından ötürü, kavram geçmişe ait ve kalıntı olarak düşünülmektedir. Oysa geleneksel olarak adlandırılan pratikler modern olanla iç içedir.

Küreselleşmenin tanımlanmasındaki temel güçlüklerden biri ekonomik ve kültürel küreselleşme arasındaki bağlantıların kurulmasındadır. Bir diğer güçlükse, küreselleşmenin gelenek ve kültürle olan ilişkisini kavramaktadır. Küreselleşmenin çoğulcu söylemi içerisinde kültür ve geleneğin aslında bir zenginlik olduğu ve korunması gerektiği dile getirilmektedir. Fakat aynı zamanda gelenekler bir seçime tabi tutulmakta ve küreselleşme sürecinde hangilerinin korunması gerektiği bir sorun olmaktadır.

Kültür ve Bilgi İlişkisi

Kültür kavramı, özünde insanın doğayla kurduğu uyum ve dönüştürme ilişkisinin sonucunda oluşur. Bu ilişki sadece teknoloji, kurumların biçimsel boyutları vb. maddî olgular olarak ortaya çıkmaz aynı zamanda maddî-olmayan unsurlarda da somutlaşır. Bunların içinde bilgi kavramı özel bir yer kaplar. Bilgi, çok basit olarak bilen özneyle bilinen nesne arasındaki ilişki olarak tanımlanabilir. Her ne kadar bu ilişki çağlar boyunca aynı kalsa da unsurları farklı dönemlerde farklı şekillerde açıklanmıştır. Bilginin ne olduğuna dair tartışmalar, felsefenin temel konularından biridir. Bilginin niteliği üzerine düşünme alanına epistemoloji adı verilmektedir. Bilginin toplumsal üretim, edinim, kullanım ve anlamları üzerine yapılan tartışmalar ise bilgi sosyolojisi disiplininin alanını oluşturmaktadır.

DİKKAT: Bilgi, çok basit olarak bilen özneyle bilinen nesne arasındaki ilişki olarak tanımlanabilir

Bilgi üzerine en eski felsefi tartışmaları, Eski Yunan uygarlığında Sofistler’in yapmış oldukları bilinmektedir. Onlara göre, bilgi aranıp bulunacak bir hakikat olmaktan ziyade, insanın aklı ve gündelik pratikleri sayesinde oluşan, bir anlamda inşa edilen bir olgudur. Sofistler’in bu bilgi anlayışı, onların varlık kavramını algılayışlarıyla yakından ilgilidir: Sofistler’e göre, başta kendisininki olmak üzere, insanın varlığı açıklayışı, aklının ürünü olan bilgiden yola çıkılarak yapılabilir. (Uslu, 2009: 76-77) İlginç bir şekilde, Sofistler’in bilgi ve varlık arasında kurdukları ilişki, çağdaş felsefenin temel ön kabulleriyle benzerlik göstermektedir. Böyle bir bakış açısı, doğal olarak bilginin göreliliğini, öznellikten geçerek oluşan bir olgu olduğunu vurgular. Ancak bilginin öznelliği üzerine kurulu bu yaklaşım, yine Eski Yunan’ın, daha sonraki çağları da derinden etkileyen düşünürü Platon’dan itibaren, yerini, özsel, mutlak ve evrensel bilgi kavramına terk edecektir. Platon, bilgiyi zaten doğada var olan, insan aklının keşfettiği ya da hatırladığı bir olgu olarak görmüştür. Bu görüş, bilginin, bireyi aşan, nesnel bir gerçekliğin parçası olarak algılanması anlamına geliyordu. Farklı biçimlerde yeniden tanımlansa da bu mutlak bilgi anlayışı çağlar boyunca egemenliğini sürdürmüştür.

Günümüz modern dünyasının düşünsel temellerini oluşturan Aydınlanma Felsefesi de bu tür bir bilgi anlayışına sahiptir. Modernliğin kurucu düşünürü olarak tanımlayabileceğimiz René Descartes (1596-1650) bilgiyi, akıl sahibi varlık olan insanla doğayı bir karşıtlık içinde düşünerek özne-nesne ilişkisi bağlamında kavramsallaştırmıştır (Özlem, 2008: 81). Modernliğin temel bir diğer düşünürü olan Immanuel Kant (1724-1804) ise insanı bilen özne olarak kabul etmiş ancak onu mutlak bir bilme durumu içinde, tarihsel ve kültürel bütünlüğünden sıyırarak soyutlamıştır. Bununla birlikte, bu egemen bilgi-varlık ilişkisi yaklaşımına, görece erken bir dönemde, İtalyan düşünürü Giambattista Vico (1668-1744), doğanın bilgimizin nesnesi olamayacağına dair önermesiyle karşı çıkmıştır. Bunun nedeni basittir: İnsan doğanın varoluş koşul ve nedenlerini gerçek anlamda bilemez. Bu nedenle, insan sadece kendi pratiklerinden doğan bilgiyi edinebilir. Sosyoloji biliminin doğuşu ve gelişmesiyle birlikte bilginin toplumsallığına ağırlık veren çeşitli yaklaşımlar ortaya çıkmıştır.

Ancak özne-nesne karşıtlığına ilişkin yaklaşımı daha köktenci bir şekilde eleştiren düşünür Alman filozofu Wilhelm Dilthey (1833-1911) olmuştur. Dilthey, modern felsefenin, tarihten soyutlanmış bilen özne kavramına şiddetle karşı çıkar. Ona göre, bilgiye ulaşmak için sadece akıl yeterli değildir. İnsan aklının yardımıyla, ama tarihselliği, gündelik yaşam içindeki üretimi, kısaca varlığının bütünselliği içinde bilgiyi kurar. Özellikle Alman Tarihçi Okulu insanın, tarihinden ve kültüründen ayrı değerlendirilemeyeceğini, bilginin sadece doğa bilimleri ve onlara özgü yöntemlerle üretilemeyeceğini savunur. Bu nedenle, bilginin üretiminde doğa bilimleri kadar tin bilimlerinin (Geisteswissenschaften) de aynı önemde payı vardır.

BİLGİ: Alman Tarihçi Okulu
İnsan ve topluma dair olguların açıklanmasının soyut kavramlarla yapılamayacağını, tarihsel ve kültürel bağlamda değerlendirerek bütünlük içinde anlaşılacağını savunan, Almanya’da 19.yy içinde gelişen felsefe ve tarih yaklaşımı.

Her ne kadar köklü eleştirileri yapılmış da olsa doğa bilimlerinin ürettiği, nesnel ve evrensel olduğu varsayılan bilgi türünün en değerli bilme biçimi olduğu günümüzde yaygınlıkla kabul edilmektedir. Oysa çağdaş felsefe ve sosyal bilimlerdeki eleştirel yaklaşımlar, bilginin tek, nesnel, evrensel ve mutlak olmadığını göstermektedirler. Bu bağlamda, farklı bilgi türleri olduğunu, toplumsal gerçekliğin farklı bilgi türleriyle örülen çok katmanlı bir yapı arz ettiğini ifade edebiliriz. Birbirinden farklı tarihsel, coğrafi, kültürel koşullarda oluşmuş bilgi türlerinin, bir değerlilik sıralamasına tabi tutulamayacağı, bir bilgi hiyerarşisi kurulmayacağı fikri, artık yaygınlıkla kabul gören bir yaklaşımdır. Bilgileri kültür köklerine göre ayrımlaştırmak (örneğin, Uganda’daki yerel bir cemaatin kültürünün karşısına, ondan daha üstün olduğunu varsaydığımız New York’taki kent yaşamını yerleştirmek) yerine, bunların farklı türde deneyimlerin sonucu ortaya çıktıklarını kabul etmek daha doğru olacaktır. Bilgiyi sınıflandırmak ancak onun karşılık geldiği gerçeklik düzeyleriyle ilişkisi kurularak yapılabilir. Diğer bir deyişle kültürler arasından üstünlük cetveli oluşturulamaz. Bunun yerine, bilginin insanın dünyayı anlamlandırmasında oynadığı işlevsel role göre dış gerçeklikten (görünen olguların dünyası, biçimler, kurumlar, gündelik yaşamın yapıp etme bilgileri) en derindeki gerçeklik katmanlarına uzanan (dünyaya anlam veren temel bilgi kategorileri, inanç, sezgi, imgelem vb.) bir sıralaması yapılabilir.

Farklı bilgi biçimleri sadece insanın doğayla kurduğu ilişkinin sonuçları değil, aynı zamanda farklı toplumsal örgütlenmelerin gerektirici koşullarıdır. Bilgi, bu bağlamda bireyin anlam dünyasının tekilliğinden toplumsal yaşamı mümkün kılan kolektif anlam birimlerinin kurulmasına uzanan bir çoğulluk içinde kültürün kurucu unsuru hâline gelir.

SİMGELERİN KAYNAĞI OLARAK KÜLTÜR

Kültür kavramının varoluş koşullarından birisi, sürekli olarak iletişime konu olmasıdır. Zira insanın doğayı dönüştürerek ürettiği nesneler ve simgeler, ancak insanlar arasında sürekli bir gösterge ve kod alış-verişi olduğu sürece var olabilirler. Bu sürekli simge alış-verişine iletişim adını veriyoruz. İletişimin çeşitli biçimleri ve araçları vardır. Ancak bu çeşitliliğe rağmen, her tür iletişim göstergelerin dolaşımını mümkün kılar. İster karşımızdaki kişiye basit bir göz kırpma hareketi yapalım ister dumanla ya da elektrik sinyalleriyle kodlar gönderelim ister televizyon gibi kitlesel özelliği olan bir araçla milyonlarca insan hitap edelim, özde aynı gösterge alış-verişi aracılığıyla anlam aktarmaya çalışırız. Göstergeler kendilerinden başka bir şeye gönderme yapan eylem, nesne, kavram ve yapılar olarak tanımlanabilirler. İnsanın her eylemi, kültür üretmeye yönelik olduğu için toplumsal gerçekliğin tamamı çeşitli tipte göstergelerle doludur. Hatta her şey göstergedir diyebiliriz. Kavrama sosyal bilimlerde farklı yaklaşımlar geliştirilmiş olsa da, gösterge, en çok göstergebilim yorumu içinde ele alınır. Göstergebilim, anlam taşıyıcısı göstergeler ve bunların nasıl düzenleneceğine dair kurallar anlamına gelen kodları çözümlemeyi ve sistemleştirmeyi hedefler.

DİKKAT: Göstergeler kendilerinden başka bir şeye gönderme yapan eylem, nesne, kavram ve yapılar olarak tanımlanabilirler.

Toplumsal gerçekliğin, bir metin gibi okunabilir göstergelerden oluştuğunu varsayan göstergebilim, sosyolojiden önce dilbilimde ortaya çıkmıştır. Dilin bir kodlar ve göstergeler sistemi olduğunu, okuyucuya göre değişen anlamlar taşıdığını, bununla birlikte belli toplumsal kabuller üzerinde inşa edildiğini ilk kez İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure (1857-1913) öne sürmüştür. Saussure, göstergenin gösteren ve gösterilen olarak iki boyutu olduğundan bahsetmiştir. (Saussure, 1995: 158) Göstergeyle karşılaştığımızda, örneğin bir film afişinde tırpan nesnesinin resmini gördüğümüzde, önce onun yüzeyde ya da ilk anda algıladığımız anlamını düşünürüz (bir tarım aleti olarak tırpan). Ancak o göstergenin gerçek anlamlandırması onun içinde bulunduğu gerçeklik bağlamıyla yakından ilişkilidir. Bağlamsal ögeleri dikkate aldığımızda, gösterge bizim öznelliğimizde özel ve ilk bakışta fark edemediğimiz bir anlam kazanmaya başlar: Üzerinden kan damlayan tırpan, karanlık bir fonda, ürkütücü bir şatonun önünde kime ait olduğu belli olmayan bir el tarafından tutuluyorsa bunun bir korku filminin göstergesi olduğunu anlarız.

Ayrıca tırpan nesnesi, birçok kültürde ortak olarak ölümün simgesel anlatımı olan Azrail’in vazgeçilmez gerecidir. Simgesel anlatım soyutlaştıkça, göstergenin anlamı da çoğullaşacak, gönderme yapma gücü artacaktır. Örneğin, filmin tamamını seyrettikten sonra bir seyircinin, sadece tırpan nesnesini tekrar görmesi, onda bütün filmin içeriğini, onun uyandırdığı duyguları yeniden çağrıştırabilecektir. Hatta bu teknik birçok yönetmen tarafından uygulanan bir anlatım biçimidir: Filmin son sahnesinde, başka herhangi bir tamamlayıcı bağlamsal ögeye gereksinim duyulmadan sadece tırpanın gösterilmesinin yarattığı etki, onun güçlü gösterge etkisinde gizlidir.

Resim 1.4 Üzerinden kan damlayan tırpan, karanlık bir fonda, kime ait olduğu belli olmayan bir el tarafından tutuluyorsa, bunun bir korku filminin göstergesi olduğunu anlarız.

 

Resim 1. 5 Tırpan, aynı zamanda, birçok kültürde ortak olarak ölümün simgesel anlatımı olan Azrail’in vazgeçilmez gerecidir!

20.yy’da Fransız edebiyat eleştirmeni, kültür kuramcısı Roland Barthes (1915-1980), Saussure’ün izinden giderek, çağdaş göstergebilimin temel kavramlarını ortaya atmıştır. Barthes’a göre göstergenin anlamlandırılması iki düzeyde gerçekleşir: Her metin (nesne, kavram, imge, söylem de birer metin olarak kabul edilebilir) yüzeyde herkesçe üzerinde uzlaşılabilir bir düz anlam , bir de bağlamına göre değişerek okurun (göstergeyi çözümleyen her özne bir okur olarak kabul edilebilir) anlam dünyasına örtük bir şekilde ulaşan yan anlam dan oluşur. Her türlü metin bir yananlam içerebilir çünkü önemli olan onun kendisinde mevcut olan anlam değil (böyle bir mutlak anlam yoktur), okurda yaptığı çağrışımdır. Böylece metin bir kendisini bir de simgesel düzeyde anlatmak istediklerini içerir. Bu ikinci düzey, sonsuz sayıda okumaya açıktır. Bazı metinler özellikle böyle bir anlam taşıması için insanlar arası iletişime konu olurlar. Her türlü ima, gönderme, kinaye, dolaylı anlatım, eğretileme vb. bu tür metinlerin temelini oluşturur. Dîvan şairi Nedîm’in ünlü “içinde” redifli gazelinde, insanlar arası simge alış-verişinde ne denli özel göstergeler kullanılabileceğini ya da gündelik dilde herkes için sıradan olan bir sözcüğün, özel bir bağlamda iki kişi arasında nasıl özel bir yan anlam kazanabileceğini gösteren beyiti anabiliriz: “Bir söz dedi cânan ki kerâmet var içinde/ Dün gîceye dair işâret var içinde.” [Sevgili, içinde keramet bulunan bir söz dedi (söyledi) (ve) o sözde dün geceye (sevgili ile benim aramda geçen gece) dair izler, işaretler, ipuçları vardı.]

Barthes, yan anlamların inşasında toplumsal olarak üzerinde uzlaşılmış bazı kodların önemli olduğunu belirtir. Bu kodlar, bir kültürde gerçekliğin anlamlandırılmasında bir çeşit açıklama paketi olan mit ya da mitoslar aracılığıyla işlerlik kazanırlar.

BİLGİ: Mit
İnsan ya da doğa olaylarını açıklamak amacıyla doğaüstü varlıkların olağanüstü eylemlerini efsane biçiminde anlatan ve kuşaktan kuşağa geçen anlatı. Barthes’a göre mit, baskın sınıfın ideolojik amaçlarına hizmit eden karmaşık ve iyi biçimlenmiş bildirişim dizgebidir.

Diğer bir deyişle, göstergeler mitlere gönderme yaparak toplumsal gerçekliğin kurulması ve anlam üretmesini sağlarlar. Her kültürün, varlığı, evreni, olguların ve nesnelerin düzenini açıklamak için geliştirdiği açıklama şemaları vardır. Mitoslar, bu bağlamda dünyaya anlam vermeye yarayan, bireyin onunla kurduğu ilişkinin niteliğini belirleyen, göstergelerle dolu kod sistemleridir. Aynı kültürel mantıktan türemiş mitoslar, o toplumun belleğinde ve gündelik yaşam pratiğinde yönlendirici bir sistematik olarak genel bir mitoloji ya da mitologya oluştururlar.

Barthes, o güne kadar antropolojide eski ya da “ilkel” olarak adlandırılan basit üretim ilişkilerine sahip toplumlara atfedilen mitoloji kavramını, bu tanımından kurtarmış çağdaş toplumların da aslında benzer açıklama şemaları kullandıklarını göstermiştir. Çağdaş Söylenler (Mythologies) başlıklı kitabında Barthes, mitos kavramının modern toplumda aldığı biçimleri tartışmakta ve 1950’lerin dünyasının güncel örnekleriyle bu savını desteklemektedir. Barthes’a göre popüler kültür, medya söylemi, reklâmlar, gündelik yaşam nesneleri gibi unsurlar çağdaş mitosların (söylenler) üretildiği alanlardır. Mitos, gizleyerek değil biçimi değiştirerek etkili olur (Barthes, 1970: 207). Bu nedenle gösteren-gösterilen ilişkisi en etkili şekilde mitoslardan yararlanarak kurulur. Kültürün simge üretme işlevi, önemli ölçüde mitoslar ve bunların anlamlandırılmada kullanılmaları üzerinden gerçekleşir.

Sanat ve Toplum

Sanat eseri, belli bir tarihsel dönemde, belli toplumsal koşullarda, bir anlamda bunların simgesel özeti sayılabilecek bir estetik bağlam inşa eder. Her sanat eseri, kendi çağının ve içinde üretildiği toplumun özellikleri hakkında bize fikir verir. Bununla birlikte, her sanat eseri ya da etkinliği kendi toplumsal bağlamında bile tek bir anlam taşımaz. Tersine, her sanat eseri o toplumda yaşayan her birey için ayrı bir anlam taşıyabilecek kadar çoğul anlama gelebilir. Ayrıca, bir insanın çeşitli zaman ve durumlardaki ruh hâllerine göre, sanat eseri alılmaması da değişkenlik gösterebilir. Sıklıkla kamusal ortamlarda duyduğumuz, bizim de dinlemekten hoşlandığımız bir popüler müzik şarkısı, birçok benzerinden bizim için farksızken, bir gün, bizde duygusal bir yıkıma yol açan bir olayla (sevgilimizin bizi terk etmesi, bir yakınımızın ölümü, toplumsal bir felaket, vb.) özdeş hâle gelebilir. Kuşkusuz, aynı şekilde olumlu ve mutluluk verici olaylar da o güne kadar bizim gözümüzde sıradan olan şarkının çok özel bir anlam kazanmasına neden olacaktır.

BİLGİ: Daha ayrıntılı bilgi için Roland Barthes’in Çağdaş Söylenler (Çev.: Tahsin Yücel, İstanbul: Metis Yayınları.2011) kitabına bakabilirsiniz.

Bununla birlikte, sanat eserine atfedilen kolektif anlamlar da vardır (örneğin, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında “Memleketim” şarkısının geniş bir beğeniyle toplumsal bir gösterge olarak benimsenmesi). Kolektif olarak üzerinde uzlaşılan sanat eserlerinde bile, her birey kendi deneyim, kültür birikimi ve tarihselliği bağlamında özel anlamlar bulabilir. Böylece sanat eserinin estetik ve anlamsal açılımlarının yüzeysel olarak göründüğünden ya da sanıldığından çok daha fazla olabileceğini iddia edebiliriz. Bütün bu anlam çoğulluğunun dışında, sanat eserini tasarlayan ve üreten kişi ya da kişilerin (sanatçı) sanat eserine katmak istedikleri bir anlam bağlamı da vardır. Biz bir seyirci, dinleyici, okuyucu, vb. olarak sanatçının niyetini anlamaya çalışmakla birlikte, aslında ilişkilendirdiğimiz estetik ifadenin bizim zihnimizde ve o an edindiği özel anlam ya da anlamlar üzerinden sanat eserini anlamaya çalışırız. Sonuçta, sanat eseri, görüldüğü gibi her zaman çoğul anlama sahiptir. Birçok kez, ister istemez, sanat eseri karşısında sanatçının ona yüklediği anlamı çözmeye çalışırız. Bu nedenle, bir sanat eseri karşısında sıklıkla “sanatçı burada ne demek istemiş?” sorusunu kendimize ya da o eseri birlikte seyrettiğimiz, okuduğumuz, dinlediğimiz, vb. başka insanlarla paylaşırız. Ancak bu sadece ikincil bir sorudur; önemli olan sanatı alımlayan öznenin o eserde ve belli bir anda ona atfettiği anlamlardır. Çağdaş sanat, önemli ölçüde bu anlam çoğulluğu ve değişkenliği üzerine kurulan bir estetik bağlamı oluşturmaya çalışır. Kimi eserler, alımlayanı etkin bir şekilde estetik bağlama dâhil, hatta kimi zaman müdahil olmaya davet ederler. Çağdaş müzik bestecisi John Cage’in (1912-1992) icracıya büyük özgürlük tanıyan müzikleri bu yaklaşıma örnek olarak verilebilir.

Resim 1.6 Sanat eserine atfedebildiğimiz anlamların çoğulluğu ve derinliği, bizim kültür alanındaki sermayemizin genişliğini gösterir.

Sanat eserinin alımlanmasında en önemli kavramlardan bir tanesi Fransız toplumbilimci Pierre Bourdieu’nün (1930-2002) ortaya attığı kültür sermayesidir. Buna göre, toplumsal eylem sadece ekonomik sermayenin belirlediği hiyerarşilere göre yapılanmaz; aynı zamanda kişilerin kültür birikimi ve bunu toplumsal konumlarının gereklerine uygun olarak en iyi şekilde seferber edebilme becerisi de önemlidir. Hatta Bourdieu’ye göre, kültüre sermayesi olarak adlandırılan bu edinim ve beceriler toplamı, kimi zaman ekonomik sermayeden bile belirleyici hâle gelebilir. Zira toplum, sürekli yeniden yapılanan alanlardan oluşur. Bireyin alanlar içinde biçimlenen hükmetme stratejileri, daima kültür üzerinden gerçekleşecektir. Diğer bir deyişle kültür birikim, bilgi ve edinimlerimizi sergilemek, aynı zamanda diğer insanlar üzerinde bir iktidar kurmak anlamına gelecektir. Böylece toplum, kültür üzerinden sürekli yeniden yapılanan bir olgu olarak kavramsallaştırılabilir. Sanat, bu kültür üzerinden hükmetme stratejilerinin kuruluşunda her zaman merkezî bir rol oynar (Bourdieu, 1979:198-99) Sanat eserine atfedebildiğimiz anlamların çoğulluğu ve derinliği, bizim kültür alanındaki sermayemizin genişliğini gösterir. O nedenle sanatın üretimi kadar alımlanması ve toplumsal olarak kullanılması da iktidar olgusuyla yakından ilişkilidir.

DİKKAT: Toplumsal eylem sadece ekonomik sermayenin belirlediği hiyerarşilere göre yapılanmaz; aynı zamanda kişilerin kültür birikimi ve bunu toplumsal konumlarının gereklerine uygun olarak en iyi şekilde seferber edebilme becerisi de önemlidir.

KÜRESELLEŞME VE KÜLTÜR

Küreselleşme, öncelikle ekonomik temelli bir olgu olarak ele alınmalıdır. Böylece bu ekonomik dönüşümün kültürel, toplumsal ve siyasal etkileri daha iyi çözümlenebilir. Küreselleşme kavramının vurguladığı küresel düzen, her ne kadar tarihsel olarak eskilere dayanıyor gibi görünse de küreselleşme ile 16. yy’dan itibaren süregelen denizaşırı bir ticaret sistemi olan dünya ekonomisi arasında fark vardır. Küresel ekonomiyi, dünya ekonomisinden ayıran şey, iletişim ve ulaştırma teknolojilerinin gelişmesiyle parça başına üretimin dünya ölçeğinde yapılıyor olmasıdır (Castells, 1996: 92). Aynı zamanda bizim için yeni olan, küreselliğin, bugün içinde yaşadığımız dünyayı tanımlama çabasında başlıca toplumsal olgulardan birisi olmasıdır. Bugünkü anlamıyla kürselleşme olgusunun ortaya çıkışı, sanayi kapitalizminden sanayi sonrası kapitalizme geçiş döneminde, fordist üretim biçiminin 1973 petrol krizi ile yerini daha akışkan neo-liberal ekonomik politikalara bırakması ile gerçekleşmiştir.

Kültürü ekonomiyle ve dünyadaki ekonomik dönüşümle ilgili en iyi açıklayan kavramlardan birisi olan kültür endüstrisi kavramı, 20. yy’ın ilk yarısında Frankfurt Okulu düşünürlerinden Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno tarafından Marksist altyapı-üstyapı ilişkilerine referansla kavramsallaştırılmış bir olgudur. Kavram, geniş anlamıyla kültür ürünlerinin endüstrileşmesi, yani ekonomik kârlılık esasıyla yaratılması, sanayileşme ile birlikte kültür ve sanat ürünlerinin metalaşması olgusunun altını çizer. Kültür endüstrisinin ürünleri, ister müzik, resim ister tiyatro veya edebiyat olsun, her biri aynı sistemin ürünleridirler; bireye aynı mesajı iletirler. Bu açıdan bakıldığında kültür endüstrisi, ortak bir kültür yaratan bütünleşik bir sistemdir. Dolayısıyla popüler kültür, o toplumda yaşayan bireylerin oluşturduğu ortak bir yapma/bilme düzleminin ifadesi olmaktan çok, bizzat kültür endüstrisi tarafından işlenen bir kültürel ürünler bütünü olarak görülebilir. Popüler kültür ürünleri, teknoloji yardımıyla geniş kitlelere ulaşması amaçlanan ürünlerdir çünkü bir ürünün geniş kitlelere ulaşması demek, söz konusu geniş kitle tarafından satın alınması demektir.

Mcdonaldslaştırma

Küreselleşme aynı zamanda standartlaşmış kültür ürünlerinin dünya ölçeğinde yaygınlaşmasına ve bu sayede ortak bir yeme-içme, giyinme, eğlenme, kısacası ortak bir beğeninin oluşmasına zemin hazırlar. Bu da belirli markaların dünyanın her yerinde bir beğeni ölçütü olarak tüketilmesi olgusunu beraberinde getirir. Bu olguya en iyi örnek, tüketim yazınında da kavramsallaştırılmış olan McDonald’s zincir restoranlarıdır. George Ritzer’in Mcdonaldslaştırma (Ritzer, 2001: 198-218) dediği bu olgu, dünyanın hemen hemen her yerinde var olan bu restoranın, yeme içme beğenileri dışında da tüm kültürel pratikleri de standartlaştırması anlamına gelir. Bu durumun diğer örneklerini jeans, t-shirt, kola gibi kültürel ürünlerin dünyanın her yerine hatta kasaba ve köylere kadar yayılması oluşturur.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.