Eşler Arasında Sır Olur mu

Eşler Arasında Sır Olur mu
12 Kasım 2016 tarihinde eklendi, 527 kez okundu.

Açığa çıkması istenilmeyip gizli kalması gereken şeylere sır denir. Her insan kendisine başkalarından daha yakın hissettiği kişileri dost edi­nir, onlarla daha samimi ilişkiler kurar. Başkalarına açmadığı sırlarını, dertlerini ve düşüncelerini onlara açar. Kendisine emanet edilen sırrı sak­lamak, karakteri mükemmel, dürüst ve soylu insanların işidir. Müminler kendilerinden olmayanları asla sırdaş edinmemelidirler. Zira onlar mü­minlere kötülük ve zarar vermeye çalışırlar. Hak Teala sırları de içine alan genel bir konuda “Verdiğiniz sözü ve yaptığınız andlaşmayı yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir” buyurmuştur.

Yapılan sözleşmelere, anlaşmalara, verilen sözlere ve vaadlere ria­yet edilmelidir. Bir kimsenin sırrını öğrenen, diğer bir ifadeyle kendisine bir sır emanet edilen kimse o sırrı saklayacağına dair söz vermiştir. O sırrı açıklamasına izin verilmediği sürece, hayatının sonuna kadar o sırrı saklamakla sorumludur. Özellikle aile içinde eşlere bu konuda büyük görevler düşmektedir. Eşler birbirlerinin sırlarını asla ifşa etmemelidir­ler. Efendimiz bununla ilgili olarak “Kıyamet gününde Allah Teala’ya göre en kötü insan, karısıyla mahremiyetini paylaştıktan sonra onun sır­rını ifşa eden kimsedir” buyurmuştur.

Efendimiz, birbiriyle hayatlarını birleştiren kimselerin aralarında ge­çenleri başkalarma anlatmalarım pek çirkin bulmuş ve bu hareketin Allah Teala’ya göre emanete hiyanetin en büyüklerinden biri olduğunu söyle­miştir. Bu sebeple Cenab-ı Hak, bir kadınla evlenip onunla en mahrem duygu ve davramşları paylaştıktan sonra aralarında olanı biteni, başkala­rına anlatmayı emanete hiyanetin en kötüsü olarak kabul etmiştir.

Kadın için de durum aynıdır. Onun da kocasıyla aralarında geçenle­ri başkalarma anlatması,   aynı  şekilde  emanete  ihanettir.   Emanete hiyanet ise dinimizin şiddetle yasakladığı pek çirkin bir davranıştır. Ai­lenin mahremiyeti vardır. O sebeple teftişe müsait değildir. Olay, açık­lanması utanç verici veya çok özel bir sebebe bağlı olabilir. Bu mahremi­yeti ifade için “Kol kırılır yen içinde kalır”, “Kirli çamaşırlar sokakta yı­kanmaz” denilmiştir. Karı koca arasındaki ilişkiler onlara bırakılmıştır. Kendileri açmadıkça başkaları aile sırlarını öğrenemezler. Kocasının maddi durumunu düşünmeden konu komşuda gördüğünü kendi evin­de de isteyen, dediği olmazsa hırçınlaşan, aile sırlarını olur olmaz kim­selere açan, sağda solda dedi kodu yapan kadınların bu yaptıkları bü­yük bir suçtur, sırrı yaymak, aile mahremiyetini deşifre etmektir. Hal­buki eşlerin karşılıklı haklarından biri, sırlarını başkalarına ifşa etme­mektir. İyi bir kadın da Allah’ın bu konudaki emirlerine boyun eğer, Al­lah’ın buyruğuna uyarak kocasına itaat eder. Ona karşı görevlerini yeri­ne getirir. Kocası evde bulunmadığı zamanlarda onun namusunu, malı­nı ve aile sırlarını korur.

Sırlar birer emanet olduğundan emanetlere hıyanet etmemek la­zımdır. Hele bu sırlar evlenme gibi hassas bir konuda ise daha da dik­katli olunmalıdır. Nitekim Ömer, kızı Hafsa dul kaldığı zaman onu Osman’a nikahlamayı teklif etti. Osman düşünmek için biraz süre istedi. Aradan birkaç gün geçtikten sonra karşılaştıklarında şimdilik evlenmeyi düşünmediğini söyledi. Sonra Ebu Bekir’e rastladı. Ona da aynı şeyi tek­lif etti. O ise sustu, ağzım açıp da bir söz söylemedi. Bu sebeple ona Os­man’a gücendiğinden daha fazla gücendi. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Hafsa’ya Resul-i Ekrem talip oldu. Kızını ona nikahladı. O sıralar­da Ebu Bekir’le karşılaştığında Ebu Bekir Ömer’e bu konuyu açtığında kendisine cevap vermeyişinin sebebini anlattı. Resul-i Ekrem’in Hafsa ile evlenmekten söz ettiğini, elbette Resul-i Ekrem’in sırrını ifşa edeme­yeceğini, onun Hafsa ile evlenmekten vazgeçmesi durumunda elbette onunla evlenmeyi kabul edeceğini söyledi.

Hafsa’nın kocası bir savaşta aldığı yara sebebiyle vefat edince dul kalmıştı. Ömer kızının iyi bir insanla evlenmesini arzu ediyor­du. Bir insanın ahlakından ve faziletinden emin olduğu kimselere kızıy­la evlenmelerini teklif etmesi asla yadırganmamalıdır. Ebu Bekir’in bu tavrı, İslami edeb açısından son derece güzel bir davranıştır. Bir kim­senin güvendiği bazı dost ve arkadaşlarına açtığı geleceğe dönük tasarı­sı, onlara emanet edilen bir sırdır. Hele bu sır biriyle evlenmek gibi has­sas bir konuya dair ise, onun izni olmadan bu tasarının başkalarına söy­lenmesi emanete hıyanet sayılır.

Ebu Bekir gibi sır konusunda titiz davrananlardan biri de Fatıma’dır. Fatıma bir gün Resul-i Ekrem’in hanımları ile birlikte oturduğu bir sırada yanlarına çıkageldi. Efendimiz onu görünce sevindi ve ona merhaba diyerek sağ yanma oturttu. Sonra kulağına bir şeyler fı­sıldadı. Bunun üzerine o yüksek sesle ağlamaya başladı. Onun aşırı üzüntüsünü görünce kulağına bir şey daha fısıldadı. Bu defa Fatıma güldü. Efendimizin kendisine ne söylediği sorulunca Fatıma babasınm sırrını kimseye söyleyemeyeceğini belirtti. Efendimiz vefat edince tekrar soruldu. Bu defa söyleyebileceğini ifade ederek, babasının yakın za­manda vefatı edeceğini kendisine haber verdiğini söyledi.

Sır saklamak, insanlarla düşüp kalkarak onların huylarını öğrenmek kişiye değişik tecrübeler kazandırır, Ömer bir gün bir adamla birlik­te oturuyordu. O esnada yanlarına bir başka adam geldi. Bunun üzerine Ömer ona sözlerini sağa sola taşıyanı sevmediklerini söyledi. Adam da kendisinin başkalarma haber götürmek için yanlarına gelip oturmadığı­nı söyledi. Ömer, öyle ise şu ve şu kimselerle oturmasını ve kendile­rinin sözlerini onlara nakletmemesini tenbih etti. Sonra yanındaki ensardan olan arkadaşına halkın kendisinden sonra kimin halife olaca­ğını söylediklerini, kimi uygun gördüklerini sordu. Ensardan olan adam muhacirlerden bir takım erkeklerin adını saydı, Ali’nin adını saymadı. Ömer, onlara ne oluyor da Ali’yi istemediklerini, halbuki onun aleyhle­rine olsa bile onları hak yol üzere tutmakta,onların en hayırlısı olduğu­nu söyledi. Ömer de yanında bulunan dinleyiciye, konuşulan si­yasi ve ciddi meseleleri başkalarma gidip anlatmamayı tavsiye etmiş, bu konuda takip edilecek yolu göstermiştir.

Başarıya ulaşmanın en önemli sebeplerinden biri sır saklamaktır. Efendimizin din ve dünya işlerinde kişinin başarıya ulaşması için gizlilikten faydalanmasını öğütleyen, her nimet sahibine hased edildiğini be­lirten ifadesi bu konuda ne kadar anlamlıdır!

İnsan sırlarını içinde sakladıkça, onlara sahip demektir. Fakat onları dışarıya ifşa ettiği zaman, bu hakimiyeti kaybeder ve onların dış tesirleri altına girerek bir nevi sırlarının esiri olur. İnsan kendi esrarını ifşa et­mekten kaçınması gereklidir. Bundan daha kötüsü başkasına ait esrarı yaymaktır. Çünkü bunda emanete hiyanet vardır. Bir de kötü niyetle olursa koğuculuk vasfını taşır. Bu iki yönden haram kısmına girer. O halde insan hem kendine ait olan esrarı, hem de kendine emanet edilen başkasına ait esrarı gizli tutmalı, başkasına yaymamalıdır.

Sır saklama hususunda titiz davrananlardan biri de Enes İbni Ma-lik’tir. Efendimizin yıllarca hizmetinde bulunan Enes bir gün çocuklarla oynarken Efendimiz onu yanına çağırdı ve bir yere gönderdi. Enes bu sebeple annesinin yanına geç döndü. Eve varınca annesi niye geç kaldı­ğını sordu. Resul-i Ekrem’in kendisini bir işe gönderdiğini söyledi. An­nesi onun ne olduğunu sorunca bunun bir sır olduğunu haber verdi. Bunun üzerine annesi Resul-i Ekrem’in sırrını kimseye anlatmamasını söyledi. Enes bu olayı anlattıktan sonra öğrencisi Sabit el-Bünani’ye bu sırrı kimseye açıklamadığını, eğer açıklayacak olsa onu Sabit’e açıklaya­cağını, ama ölünceye kadar bunu kimseye açmayacağını söyledi. Sabit Basralı olup tabiin neslinin tanınmış alimlerinden, Enes İbni Malik’in de önde gelen talebelerinden biriydi. Kırk yıl boyunca birbirlerinden ayrıl­mamışlardı.

Ebu Zer de aynı şekilde sır konusunda hassas davrananlardandır. Aneze kabilesinden bir adam Ebu Zer’e Şam’dan sürgün edildiği zaman ona Efendimizin hadislerinden bir hadisi sormak istediğini söylediğinde Ebu Zer, Efendimizin sırlarından değilse onu haber verebileceğini söy­ledi. Adam soracağı şeyin Efendimizin sırlarından bir sır olmadığını, kendisiyle karşılaştıkları zaman Efendimizin ashabıyla musafaha edip etmediklerini sordu. Ebu Zer de bu soruya Efendimizin her karşılaştı­ğında kendisiyle mutlaka musafaha ettiğini söyleyerek cevap verdi.666 Abdullah İbni Cafer de bir gün Efendimizin kendisini bineğinin arkasına aldığını, kendisine bir sır verdiğini, onu insanlardan hiçbir kimseye söylemediğini belirtti.

Sır saklamakla ilgili olarak Amr îbni As da kalplerin sırların saklan­dığı yerler olduğunu, dudakların o yerlerin kilidi, dillerin de anahtarı olduğunu, herhalde insanlarm sırlarını saklamaları gerektiğini söylemiş­tir. Yine Amr îbni As sırrını hiç kimseye vermediğini, bunun için yayıl­masından dolayı da kimseyi ayıplamadığını, kendi sırrını korumakta kendisinin aciz kalırsa başkasının onun sırrını korumakta daha aciz ka­lacağını ifade etmiştir.

Kardeşlik bağlarını koruma şartlarından biri de arkadaşın sır ve mahrem olan hallerini yaymamaktır. En iyisi başkasına sır vermemektir. Ali insanın sırrının kendi esiri olduğunu, söylendiği zaman insanın sırrının esiri olacağını, insanın dili ile sırrını yayar da bundan dolayı başkalarını ayıplarsa, bu kimsenin ahmak olduğunu, asıl kendisini ayıp­laması gerektiğini, zira kendi sırrını tutamayanın sırrını başkalarının hiç tutamayacağını, başkasını ayıplamaya fırsat vermemek için insanm sır­rını hiç kimseye açmamasını, açıldığı takdirde de ihanet edilmemesi ge­rektiğini söylemiştir.

Bazı şeyler vardır ki mürüvveti zedeler. Şeref ve şana halel getirir. Bu gibi şeylerin gizli kalması gerekir. Böylesi sırları aklından zoru olan şahsiyet ve ahlak düşkünü kimselerden başkası ifşa etmez. Ancak, hak­sız yere kan döküldüğünü, ırza, mala ve cana tecavüz edildiğini gören kimselerin bu gördüklerini saklaması gerekmez. Bazen başkaları tara­fından bilinmesi istenmeyen şeyler olur. Bunlar özel sırlardır. İnsan, kendi sırlarını kimseye söylememelidir. Çünkü bu durumda onlar sır olmaktan çıkar. Huzeyfe, başkasının bilmediği şeyleri bilen sahib-i sır idi. Öyle ki, münafıkların ismini ve müstakbel hadiselerin birçoğunu bilmekte idi.

Sahibine zarar getirecek bir sırrı ifşa etmek doğru değildir. Ancak adam ölünce, sağlığında gizlenmesi gereken şeylerin ölen adam için bir zillet söz konusu olmazsa söylenmesinde bir sakınca yoktur. Gizli tu­tulması istenen veya açıklanmasından rahatsızlık duyulan sırları ifşa etmek caiz değildir. İki kişinin veya belirli sayıdaki bir topluluğun kendi aralarındaki konuşmaları, gizli tutulması gereken bir emanettir.

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git